Showing posts with label Yarış. Show all posts
Showing posts with label Yarış. Show all posts

Friday, June 21, 2019

Kaiser dağlarında koşu

Giriş
Aslında bir sonraki yarış yazım Temmuz ayında olacaktı. ORDOS'tan kalabalık bir grup olarak Fransa Alplerinde bulunan meşhur Val d'Isere bölgesinde 6 Temmuz cumartesi günü High Trail Vanoise koşusuna katılacaktık. Kayıt falan her şey tamamdı. Uzunluk ve irtifa kazanımı açısından Aladağlar Sky Trail'in 1.5 katı olan bu koşuya iş tarafından yapmam gereken bir yolculuk sebebiyle katılamadım. E o zaman ben de teselli koşusu olsun diye Avusturya'da yakın tarihlerde gerçekleşecek olan dağ koşularına bir bakmaya karar verdim. Aslında  seçeneklerin hiç de az olmadığını farkettim. Haziran aylarında dikkatimi ilk çeken yarış Mozart100 oldu. Fakat Salzburg'da düzenlenen bu koşuya, Mozart'ın adını sömürmesi ve çok yüksek fiyatlar biçilmesi yüzünden prensip gereği katılmamaya karar verdim. Zaten Salzburg kentinin Avusturya'da bu bakımdan adı çıkmış durumda. Hayatının son evresinde beş parasız kalan, vefat ettikten sonra kimsesizler mezarlığına defnedilen yeryüzünün bence en dahi müzisyenlerinden Mozart'ın adı üzerinden çikolata firmalarının, hediyelik eşya üreticilerinin, ve sayamacağım kadar fazla olan bir çok başka sektörün milyonlarca Avro para kazanması beni üzüyor. Sonuç olarak ise Mozart'tan tek bir senfoni, ya da konçerto dinlemeyen insanlar adamcağızın heykeli önünde hatıra fotoğrafı çektirirler. Neyse, uzatmayayım. 
Biraz daha araştırdıktan sonra tarih olarak istediğim haftalarda olan ve Avusturya'nın Tirol eyaletinde bulunan Koasamarsch'a katılmaya karar verdim. Koşu 15 Haziran cumartesi günü gerçekleşecekti. Fakat iki parkur arasında kararsız kalmıştım: 33 km'lik, 1700 m irtifa kazanımıyla her yıl gerçekleşen "klasik" parkur, bir de 50. yıla özel 54 km'lik 3400 m irtifa kazanımına sahip olan parkur. Aslında çok uzun bir süre düşündüm, nihayet kayıtların kapanmasına saatler kala kaydımı 33 km'lik klasik parkura yaptım. Daha kısa olan parkurda koşmaya karar vermem için bence haklı sebeplerim vardı: bu günler hava çok sıcak, 54 km parkuru ise sabah saat 7'de başlayacaktı. Aladağlar'da sabahın karanlığında başlamasına rağmen koşunun devamında dağda güneş altında koşmanın zorluğunu hala unutmadım. İkinci daha önemli sebebim ise daha önce Alplerde hiç gerçek bir dağ koşusuna katılmamış olmamdı. Yarışın gerçekleşeceği bölgenin patikalarını ve coğrafyasını da hiç bilmiyordum. Açıkçası karşıma ne çıkacağını kestiremiyordum. İznik'te traktör yollarından koşmaya benzemiyor tabi ki. Üçüncü sebebim ise şuydu: koşudan önce ve sonra gezmek istiyordum. Bisikletimi yanıma almaya karar vermiştim. Daha uzun parkuru seçseydim önceki gün bisiklet turu yapamayacaktım, ertesi gün ise zar zor yürüyebilecektim. Yanımda destek olacak kimse de yoktu. Koşu bitecek, hadi eyvallah deyip yürüyerek otele geri dönecektim. 
Böylece eskiden kendime prensib edindiğim "bir organizasyona ilk defa katılacaksan en mütevazi parkurdan başla, seneye daha uzun parkura geç" kuralına sadık kalmıştım. Bundan dolayı da gayet memnundum. Yazının devamında da okuyacağınız gibi aslında doğru kararı vermiştim.


Kaiser dağları
Öncelikle koşunun gerçekleştiği şehirden, ve oradaki dağlardan bahsetmek isterim. Koşu, Almanya ile sınır komşusu olan Kufstein şehrinde gerçekleşiyor. Yani aslında Start noktası şehir merkezinden yaklaşık 7 km uzakta bulunan Ebbs kasabasından başlayıp, yine orada bitiyor. Şehrin ortasından, Tirol eyaletinin başkenti Innsbruck'tan da geçen Inn nehri geçiyor.  Aslında Innsbruck da adını bu nehirden, ve daha doğrusu 12. Yüzyılın başlarında nehrin üzerine yapılan köprüden alıyor. Kufstein ise, küçük olmasına rağmen fazlasıyla turistik bir şehir. Hem Avusturya'dan, ve daha da önemlisi Almanya'dan bir çok tatilci gördüm. 
Kufstein'in hemen yanı başında Kaiser dağ grubu bulunuyor. Doğu Alpler bölgesinin kuzeyinde, Almanya ile Avusturya sırınının tam yanı başında bulunan, güzelliğiyle görenleri mest eden bir dağ silsilesi.



Doğu alplerin en meşhur dağ gruplarından biri olan Kaiser dağları, tırmanıcılar ve dağcılar için her zaman bir cazibe olmuş. 



alpinewelten.com

Kufstein ise bu dağların gölgesinde şöyle görünüyor.



tyrol.com

"Klasik" rota

Yukarıda da bahsettiğim gibi, koşu Ebbs kasabasından başlıyor, ve Kaiser dağlarının kuzey batısında bulunan "Zahmer Kaiser" dağlarına tırmanıyor. İlk 5 km'de 900 m irtifa kazanımı!
"Zahmer" dağlarının tepesine çıkınca ilk istasyon olan bir dinlenme kulübesinden sonra rota Kaiser dağlarının içine doğru devam ediyor. Koşunun ikinci yarısında ise derenin içine girip oradan dağların dışına çıkıyor. Son kilometrelerde düz araba yolları toprak ve asfalt karışımı yollardan Ebbs'e geri dönülüyor.





Yola çıkış, Kufstein'e varış, Bike Trail Tirol

Yolculuk planı yaparken Kufstein'de değil de Ebbs'de kalacağım belli olunca, yanıma bisikletimi alıp, Kufstein'e kadar trenle gidip yolun kalanını ise bisikletle devam etmenin mantıklı olacağını düşündüm. Ayrıca perşembe günü akşamüzeri oraya varacaktım, bu demek oluyordu ki cuma günü de bisiklet turu yapma fırsatım olacaktı. 
13 Haziran perşembe günü akşam saat 17 sularında Kufstein'e vardım. Şehrin küçük olmasına rağmen kalabalık ve canlı olması dikkatimi çekti. Sahneler hazırlanıyordu. Haftasonu bir çok konser yapılacaktı.
Ben ise Inn nehri kenarından, "Innradweg" isimli bisiklet yolu üzerinden çok keyifli bir sürüş yaparak otelime vardım. "Innradweg", İsviçre'den başlayıp Avusturya'ya, oradan da Almanya'ya kadar Inn nehri boyunca devam eden bir bisiklet yolu.
Otel, tam geleneksel bir "Gasthaus", yani misafirhane denen tarzda bir yerdi. Bir aile işletmesi. Beni ise 80 yaşlarında olan ailenin "annesi" karşıladı. Çok şirin, güzel bir yerdi. Otelde en çok hoşuma giden, aklımdan da hiç çıkmayacak olan (belki de okurlar için önemsiz ve gereksiz) bir detay, televizyonda italyan devlet televizyonu kanalı "Rai 1"nun da olmasıydı. Her akşam belli saatler arasında 60'lar ve 70'ler italyan müzikleri ve komedi skeçleri yayınlanıyordu. İtalya müziğine her zaman ilgim olmuştur, "Rai" kanallarını ise çocukluğumdan beri ailecek izlediğimiz olurdu. Özellikle bu aralar bu ilginin içimde tekrar canlanması, bu detayı benim için ınanılmaz keyifli hale getirdi.
"Innradweg" bisiklet yolu dışında, Kufstein üzerinden geçen başka bir bisiklet yolu daha vardı: "Bike Trail Tirol". Bu rotanın 9. Etabı burada bitiyor, 34 km'lik 10. Etabı başlıyordu. Böylece cuma günü kahvaltımı büyük heyecanla bitirdim, 10. Etabın GPX datasını saatime yükleyip yola koyuldum. Hava çok sıcaktı ve güneş yakıcıydı. Etabın tamamını bitirmem hiç de mantıklı olmayacağı için yaklaşık yarısından biraz fazlasına kadar sürdüm, biraz da yolu uzatarak Kufstein'e geri döndüm.
Hem "Innradweg" hem de "Bike Trail Tirol" üzerinde dikkatimi çeken şey, bisikletçi sayısının ne kadar fazla olmasıydı. Tirol eyaletinde genel olarak doğa sporlarıyla kafayı sıyıracak derecede ilgili olan insanların fazla olmasını duymuştum.
Yarış kitimi aldıktan sonra cuma gününün geri kalanını havadar serin odamda dinlenerek geçirdim.

Yarış günü

Otelden start alanına yürüyerek yaklaşık 6 dk'lık bir mesafe vardı. Start ise sabah saat 9'daydı. Ben saat 8:30 civarı start alanındaydım. Koşu hemen yokuş tırmanarak başlayacağı için öncesinden ısınmış olmam kesinlikle şarttı (okurlar için de bu naçizane tavsiyemdir, yüksek tempolu yokuş yukarı koşmadan önce çok sağlam ısınmış olmak gerekir, en az 20 dk, terleyecek kadar koşarak).
Nihayet koşu başladı. İlk 2 km'nin çoğu asfalt yoldu, sonrasında ise bol büyük taşlı, engebeli ve koşması zor bir patikaya girdik. Aslında patikaların neredeyse büyük bir kısmı Alplerde pek sık rastlanan bol taşlı merdiven haline gelmiş kocaman ağaç kökleriyle doluydu.
Nefes kesici çıkış, ağaç kökleri ve taşlara basarak tırmandığımız için dizlerimi normal koşuda alıştığımdan daha çok açmam (bacaklar uzun süre bu açıyla açılmaya alışık değiller) yüzünden koşunun devamında çok erken bacak kaslarıma kramp girmeye başladı. Bir önceki günkü 46 km'lik bisiklet turunda bacaklarda oluşan yorgulunğun da etkisi vardı kesinlikle. Destek istasyonlarında bol izotonik içecekler ve jel tüketmeme rağmen pek de geçmedi kramplar. Olur olmadık yerlerde çıkıyorlardı, ve sürekli farklı kaslarda oluşuyordu. Aslında dinlediğim bir podcast programında uzman bir kişi krampın asıl sebebinin bacakların yorgun olması ve fazla zorlanmış olması olduğunu savunuyordu. Tuzlu şeyler yemem ve bol izotonik içecek içmeme rağmen hala ağır kramplara maruz kalmış olmam bu tezi destkeliyor gibi.
Sıcak hava ve aniden hızla irtifa kazanmamız sanki biraz adım atmalarımı etkilemişti. Adımlarım bir süre pek sağlam basmıyordu, ayağım burkuluyordu, ya da ayağım kayıp düşmekten son anda kurtuluyordum (koşu boyunca düşüp ağzımı yüzümü kırmamış olmam mucize sayılır). Bu patika tarzına demek ki henüz tam alışamamışım. Yokuşlarda geçtiğim bazı koşucular, az eğimli ama bol taşlı zeminlerde keçiler gibi zıplayıp koşarak beni geçiyorlardı. Koşunun alıştığım yarış mesafelerinden kısa olmasını düşünmek iyi hissettiriyordu. Kilometreler ilerledikçe aslında doğru parkuru tercih ettiğimi görüyordum. Parkur cidden zordu.
Koşunun 14. km'sine kadar yaklaşık 1500 m irtifa kazanımımız olmuştu. Patika üzerinde metal halata tutunup geçtiğimiz kısa bir geçiş vardı, karlı, ve çarşaklı yerlerden de geçmiştik. Tatile gelip bir gün de 30 km'lik koşuya çıkacağımı hayal edip buraya gelmiştim, ama koşu yıpratıcı olması açısından Aladağlar kıvamında bir şey çıkıvermişti.
Finish dışında yol üzerinde 6 destek istasyonu vardı. Bu kadar kısa bir mesafe için bana anormal fazla gelmişti bu kadar istasyon ama iyi ki vardılar! Bu sayede yanıma daha az su aldım. İstasyonlarda ise normal su dışında izotonik içecek, meyveler, kek ve çubuk kraker tarzı şeyler vardı. Dikkatimi çeken şey, istasyonlardaki gönüllülerden Türkiye'den alıştığım destek cümlelerini hiç duymamam. Bu bana biraz garip geldi. "İşiniz bu işte, tabi ki koşacaksınız" gibi bir tutum vardu sanki. Kötü bir şey değil aslında bu, bir nevi alçakgönüllülük veriyor insana. "Altı üstü koşuyoruz işte, ve biz koşalım diye insanlar dağın başına gelip güneş altında bizim bardaklara su dolduruyor." Bu açıdan bakınca asıl desteği hakedenler gönüllüler.
Bu arada mutlaka bahsetmem gereken şey, Kaiser dağlarının nefes kesici güzelliği. Dağların iyice içine girince karşımıza koskocaman taştan kuleler belirdi. Arada koşmayı kesip manzarayı izliyordum.
Son kilometrelerde zemin, arabaların da geçebileceği, bizim de biraz daha hızlanabileceğimiz toprak yollar haline geldi. Ayrıca hava da azıcık serinledi, hatta kısa bir süre yağmur yağdı. Çok iyi geldi bu yağış. 
Son kilometlerler ağaçlık bir alandan geçiyordu. Gayet keyifli toprak bir patikaydı. En son kilometrede ise tekrar asfalt yol üzerinden kasabaya girip Finish'e ulaştık.
Böylece bu koşuyu genel klasmanda 17. olarak tamamlamış oldum (toplam 174 kişi katılmıştı).
Koşu ile ilgili ilginç bir başka detay da Finish'te madalya olmamasıydı. 
Biraz daha Finish alanında zaman geçirdim. Alkolsuz bir Bira, bol su ve meyve tükettim. Sonrasında ise odama geri dönüp dinlendim.
Akşam olunca ise bisiklete atlayıp yemek için Kufstein'e gittim. Bacaklarım hiç alıştığım yarış sonrası yorgunluğu modunda değildi. Kendimi gayet iyi hissediyordum. 54 km koşsaydım nasıl olurdu acaba? Bisiklet sürecek gücüm olur muydu emin değilim. Yemeği ne yapardım?



Innsbruck ve dönüş
Koşunun ertesi gününü iple çekiyordum. Planladığım gibi, Innsbruck'u ziyaret edecektim. Innsbruck, Alpin sporlarının başkentidir. Bir çok kendi dalında inanılmaz şeylere imza atmış dağcının, tırmanıcının ve genel olarak dağ atletinin yolu bir şekilde bu şehirden geçmiştir. Ben bütün bunları hayal ederek yolculuk gününün gelip varmasını bekliyordum, fakat Innsbruck'un aslında turistler için de cazip bir şehir olduğu detayını unutmuştum. Beni bulunduğum ortamdan soğutacak kadar fazla turist, ellerinde kameralarıyla, anın tadını çıkarmak yerine her saniyeyi kaydetme takıntısıyla gezen insanlar. Böyle bir ortama dayanamadığımı hatırladım, şehrin en ünlü yerlerini gezdim, bir yerde oturup Cappuccino içtim, ve trenimi erkene alıp geri dönmeye karar verdim.
Tabiki Innsbruck ile ilişkimiz burada bitmeyecek. Daha uygun bir zamanda, daha uygun bir ortamda tekrar orada olacağım.
5 saatlik tren yolculuğundan sonra kendi yeni yuvama geri döndüm.
Kısacası benim için bol tırmanışlı, bol sürüşlü, bol güzel yemekli, bol güzel insanlarla tanışmalı, ve bol İtalya çizmesini bisikletle turlama hayalli bir yolculuk oldu.


Bu yazının şarkısı, tabiki italyan bir şarkı olmalı. Meşhur Gino Paoli'den, 60'lardan bir şarkı; "Sapore di Sale".







Wednesday, April 24, 2019

İznik 2019 Narlıca Dağ Maratonu ve öncesi

"Yürürken bile ağrı hissediyorsan, nasıl 55 km koşacaksın?", "hadi zorlayıp koştun diyelim, ya dizlerde kalıcı hasar oluşup bir daha koşamazsan?"
20 Nisan 2019, cumartesi günü saat 10:30 civarı İznik Ultra'nın 55k parkuru "start"ından önceki günler bu sorular kafamı meşgul ediyordu.
Sabahları rutinim haline gelen şey: kalk, iki ayağın üzerinde durmaya çalış, ağrı hala var mı? Bu sorunun cevabı maalesef her seferinde evet oldu.
Ağrıların sebebi ve önlenmesi için yapılması gerekenler bambaşka bir konu olduğu için belki başka bir fırsatta yazıya dökmeye çalışırım. 
Peki ama nasıl başladı bu ağrılar?

55 km mesafe ve 1800 m civarı irtifa kazanımı olan bir koşuya hazırlanmak için hem mesafe hem de tırmanış açısından onun üçte ikisi olacak bir antrenman koşusu yapmam gerektiğini düşünüyordum. O yüzden yarışa 3 hafta kala 35 km'lik, yaklaşık 1100 m tırmanışlı bir koşu yapmaya karar verdim. Kendimi çok iyi hissediyordum o zamanlar. Bouldering'e yeni başlamış, haftada iki gün fitness salonunda güç çalışıyordum. Sırf İznik için değil, yeni bir level'a çıkmaya çalışırken işlerin yolunda gittiğini hissedip gelen kibirle her haftasonu her istediğimi yapabilirim gibime geliyordu.
29 Mart cuma günü bir rota planladım (bu iş için gpsies.com sitesini kullanıyorum). Aslında bu kadar uzun mesafede sadece 1100 m irtifa kazanımı olan bir rota bulmakta azıcık zorlandım. Yaşadığım bölgede şehirden çıkınca yüksek eğimlerle dağlar başlıyor.
30 Mart cumartesi sabahı çok oyalanmadan erzağımı çantamı hazırladım ve yola çıktım. Koşu gayet güzel ve keyifli geçti. Bütün koşullar günün keyfini çıkarmak için müsaitti. O zaman ben de bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye karar verdim: Yokuş yukarı yürümemeye çalıştım, yokuş aşağılarda koşabildiğim kadar hızlı koştum. Kısacası koşunun dibine vurduğum bir gün oldu.
Aynı günün akşamı fitness salonuna gidip güç çalıştım.. Ertesi sabah yine yokuşlu, ve daha önemlisi yüksek tempolu bir koşuya çıktım.. Sonra biraz dinlenip yemek yiyip bu sefer de Bouldering'e gittim.. Sonraki gün pazartesi işten önce yaklaşık 1 saatlik asfaltta koşuya çıktım. Tempo düşürmek aklımın ucundan bile geçmedi...

Bu manyakça geçen 3 günden sonra bir gün mola verip çarşamba günü koşuya çıktığımda her adımımda iki dizimin de acıdığını farkettim.

Bundan sonraki can sıkıcı süreci uzun uzun yazmak istemiyorum. Yaptığım koşuların tempolarını ve mesafelerini yavaş yavaş düşürmeye çalıştım. İnsanların "taper" için yaptığı şeyi ben sakatlığım geçsin diye yapıyordum.

İznik'ten önceki son koşumu çarşamba günü sabah, çok düşük moral ile yaptım. Evin yakınındaki tepede 5 km kadar ağrı korkusuyla inip çıktım. Ağrılar artmadı, en azından yarışa başlayabileceğimi düşündüm.

Perşembe günü sabah Ankara'ya doğru yola çıktım. Doğmadığım bir şehire, ama 9 yılımı geçirdiğim ve bugünkü benin oluşmasında en büyük rolü oynayan, evim dediğim şehre öğleden sonra vardım.
Cuma günü sabah 9'da ise ekip (Ömür, Murat, Serhan, Elçin, Soner, Erkan, Gül ve minik kızı Meriç, Duygu ise akşamüzeri bize İznik'te katılacaktı) ile buluşup İznik'e doğru yola çıktık. Uzun aradan sonra onlarla tekrar buluşmak çok güzeldi.
İznik'e varıp kaydımızı yaptıktan sonra odalarımıza yerleştik. Ekibimizden Serhan, Soner, Ömür ve Erkan'ın takım olarak katıldıkları 160 km koşusu akşam 7'de başlayacaktı. Onun için hemen hazırlıklara başlandı, ve Serhan'ı "start" alanında hep beraber uğurladık. Koşuculardan hemen sonra ise Duygu ile Elçin, 160 km parkurunun ilk 25 km'sindeki işaretleri toplamak için gönüllü olarak yola çıktılar.

160k "start"ından önce (Fotoğraf: Murat Ceyhan)
Bizimkiler planladıklarından çok daha hızlı koştular, ve sabahleyin onların birinci olarak bitirecekleri bir mucize olmadığı sürece kesinleşmişti!

Ben ise saat 10:30'da ortamdaki heyecan ve pozitif enerji sayesinde gayet yüksek moral ile koşuma başladım. Gül ve minik şirin kızı Meriç beni Narlıca'daki start alanından uğurladılar. Koşunun başından itibaren yokuş yukarıda dizlerimin ağrımaması sebebiyle tempomu düşürmemeye, yokuş aşağılarda ise sürekli dikkatli olmaya çalışıyordum. 

İlk istasyona keyfim gayet yerinde vardım. İki bardak su içip devam ettim. Yolda tanıdık yüzler görmek, onlarla muhabbet etmek güzeldi. Arada Ankyra'dan tanıdğım Emre ile muhabbet ede ede koştuk.
İkinci istasyon, yani Süleymaniye'de geçen sene olduğu gibi Polat ve ekibi vardı. Güzel destekleri için onlara da müteşekkirim. Orada suluğumu doldurdum, kendimi şımartıp bol çikolata, kek ve tahin helvası ağzıma tıktım. Yolda yerim diye yanıma aldığım tahin helvasının yarısını ise istasyondan çıktıktan sonra düşürdüm :( Düşününce şimdi bile içim burkuluyor. Tekrar tahin helvası yiyebilmem için istasyonlarında tahin helvası olan bir koşu etkinliğine katılmayı beklemem gerekecek.

Süleymaniye'den sonra enteresan şeyler oldu. Birkaç yüz metre yokuş yukarı koşmaya başladıktan sonra sert rüzgar ve kar ile karşılaştık. Kar taneleri yüzüme ateş eder gibi çarpıyordu. Neyse ki Soner'in tavsiyesiyle üstüme uzun kollu giymiştim. Kafama bir Buff daha geçirdim, eldivenlerimi ve yağmurluğumu giydim ve böyle devam ettim. Yolu daha yarılamamış olmamıza rağmen hava bizi dize getirmeye çalışıyordu. Bu şartlar altında yola devam etmeye insanın kendini zorlaması kolay birşey değildir. Hele bizden daha uzun koşanlar için benim hayal edemeyeceğim kadar zor olmalı. Benim ise o anlarda dizlerim acımıyordu, pes edecek bahanem yoktu. Bakışlarımı adımlarıma dikip öyle devam ettim.

Birkaç kilometre devam ettikten sonra tipi bitti, bu sefer daha yoğun bir sis vardı. İşaretleri zor seçmeye başlayınca saatten haritayı açmaya karar verdim. Yolda Emre ve Oktay beraber koşuyorlardı. Bir süre onlarla beraber koştum. Sonra yavaş yavaş herkes kendi temposuna göre koşmaya devam etti.

Geçen sene olduğu gibi 35k koşanlar, onlardan sonra da 20k koşanlarla karşılaşacağımız, onlarla beraber "finish"e doğru devam edeceğimiz noktaya artık yaklaşıyorduk.  Güzel bir avuntuydu bu: İnsanlarla beraber koşmak, onlarla selamlaşmak, onlara destek vermek ve karşılığında onlardan destek almak her zaman iyidir.

Parkurun sonlarındaki yokuş aşağı kısımlarda hala ihtiyatla koşmaya devam ediyordum. Dizlerime zonklamalar girmeye başlamıştı. Normal adım frekansımın dışına çıktığımda kramplar kendini göstermeye başlıyordu. Otomatik savunma mekanizmasıyla mecbur yavaş iniyordum. Yarınlar yokmuş gibi umarsızca paldır küldür aşağı yuvarlanma şansımı ben 3 hafta önce harcamıştım.
Son 3, 4 kilometre en zorlandığım bölüm oldu herhalde. Yokuşlar bitmişti. Düz toprak bir yolda devam ediyorduk. Hep "kaç devrim turu kaldı" diye içimden geçiriyordum. Garip bir şekilde böyle mukavemet gerektiren zorlandığım zamanlarda klasik flamenko müziği dinlemek iyi gelir. Çantamda kulaklığımı aradım fakat düşürdüğümü farkettim. Tahinli helva olayından sonra ikinci darbe oldu bu.

Aslında yarış öncesindeki günler DNF'e kendimi alıştırdığım için 50 km koşmuş olmak benim için yetip de artıyordu. Atletik anlamda tatmin olmuştum. Artık en büyük motivasyonum yarın havaya kaldırmak istediğim sağ yumruktu.

Nihayet o son 500 metre'deki merdivenler. Yine geçen yıl olduğu gibi duygulandım. Soner ve Serhan'ı uzaktan gördüm. Son metreleri beraber koştuk. Onların desteğini hissetmek her zaman harika bir duygu olmuştur.

Böylece saatime göre 56.70 km mesafe ve 2040 irtıfa kazanımına sahip bu parkuru yaklaşık 6 saat 20 dakika ile, genelde 7. ve yaş kategorisinde 1. olarak tamamladım. Daha ne isteyebilirdim ki. Müthiş bir rahatlama vardı üzerimde (hala var).

(Fotoğraf: Serhan Poçan)
160k bayrak takımımız da yukarıda bahsettiğim gibi birinci bitirdi.

(Fotoğraf: Murat Ceyhan)
Beslenme konusunda tasarruf etmeye hiç çalışmadım: koşu boyunca 3 karbonhidrat jeli ve 3 protein barı tükettim. Su tüketimim havanın genel olarak serin olması nedeniyle normalden çok daha az oldu.
Önemli bir şey daha: geçen sene de olduğu gibi İznik ve çevre köylerde yaşayan halkın tatlığı, güler yüzlülüğü içimi ısıttı.

Parçası olduğum için gurur duyduğum ORDOS ailesine teşekkür ederim. Aile derken öyle lafın gelişi değil, gerçek bir aile. Ankara'da iyi ki tanımışım dediğim, ilham alıp almaya devam ettiğim insanlar. Sayelerinde harika bir etkinlik yaşadım.

Bir de aylarca hasretini çektiğim 1,5 döneri koşuyu bitirdikten hemen sonra yemiş olmanın verdiği mutluluğu buraya not düşmem lazım!

Sırada neler var?
"Ben ne yapıyorum, neden yapıyorum?" gibi sorulara cevap bulmak. Hayat tarzımı, yediğimi içtiğimi, uyku düzenimi, yaptığım antrenmanların körükleyici duygularını ve motivasyonlarını uzaktan biri gibi gözlemlemek. Zaaflarımı, eksikliklerimi saptamak. Keyifle, bazen de bencilce yaptığım bu şeyi uzun yıllar boyunca sağlıkla sürdürebilmek için yeni, belki de sıfırdan daha bilimsel bir yaklaşıma dayandırmak.
Bunların hepsini özgürlüğümü kısıtlamadan başarabilmek. Ve en önemlisi hepsinden keyif almak.

Bu yazının şarkısı sıkıntılı antrenman döneminde keşfettiğim Citizen Cope'dan "Nite Becomes Day" olsun. İyi dinlemeler.

Friday, August 17, 2018

Aladağlar Sky Trail 2018

Benim için bu normal bir yarış değil. Haftalar, aylar önceden hayaller kurdum, düşündüm, çalıştım, hazırlandım. O zaman yazımda da bir tek yarış gününe yer veremem. Bir hafta öncesinde, bir kaç gün öncesinde, ve yarışın sonrasında neler hissettiğimi belki ileri bir zamanki "ben" için buraya kaydetmek istedim.

Demirkazık köyünden Sokullupınar'a doğru çıkış

Cuma 3 Ağustos (Yarıştan bir hafta önce)
Yarışa bir haftadan tam 4 saat fazla var. Antrenman olarak kendimi hazır hissediyorum. Geçen haftasonu dağda bol fiziksel aktiviteli 2 gün geçirdiğimden hafta içi biraz yorgunluk hissediyordum. Aynı zamanda her yarışa yaklaştığımda hissettiğim o klasik "suni" yorgunluk duygusu da var.
Mental olarak ise kendimi hazırlamak için yeterince zamanım oldu. Aslında hayatımın en sorunsuz dönemlerinin birinden geçmiyorum. O yüzden haftaya katılacağım koşuya "yarış" olarak değil de, bazı şeyleri unutmak, ya da bazı sorulara cevaplar bulabileceğim bir çeşit hac yolculuğu olarak bakmayı tercih ediyorum. Belki oturup saatlerce dağları izlemek, düşünmek, hayaller kurmak için zamanım olmayacak ama 11 Ağustos günü bu 45 km'lik parkur boyunca cömert dağlardan geçip, eğer mümkün olur da sağlıklı bir şekilde (ya da artık dağlar nasıl müsaade ederse) koşuyu bitirebilirsem, uzun süre bunun etkisinden çıkamayacağımı biliyorum.
Geçen haftaki etkinlik her bakımdan iyi geldi bana. Aladağlar'ı daha çok tanıdım. İlk defa gördüğüm yerler oldu. Güneşin nasıl yaktığını, havanın aniden nasıl soğuyup insana "kötü" sürprizler yapabildiğini gördüm. Bunlar dağlara yıllarını vermiş insanların yaşadıkları karşısında hiç birşey, o yüzden fazla anlatmaya utanıyorum, gerek duymuyorum.
Geçen hafta benim için önemli olan bir diğer şey, MTA zirvesine çıkmış olmam oldu. Önceki etkinlikte Emler'e tam varmak üzereyken geri dönmüştük. Bu sefer ise zirveye Elif Maviş'in peşinden vardım. Bu da benim için ayrı güzel bir anı, ve gurur kaynağı oldu.

Elif MTA Zirvede

Şimdi ise tekrar şehri unutabileceğim, oraya gideceğim zamanı hayal ediyorum. Aslında yarışmak için gidiyor olacağım, bir sürü hırslı, ve insanlara yoldaş olarak değil de rakip gözüyle bakan koşucu da orada olacak, ve bir sonraki ziyaretim kim bilir ne zaman olacak..

Perşembe 9 Ağustos, Saat: 00:33
Çarşamba öğleden sonra Kamil ile Ankara'dan yola çıktık. Yaklaşık 4 saat süren yolculuktan sonra dağevine varmış olduk.
Şu an ORDOS dağevinin çatısında tulumumun içindeyim. Kenarda akan suyun sesi geliyor. Buradaki huzur tarif edilemez.
Yarın sabah Karagöl'e kadar araçla çıkıp oradan davlumbaz tepeye çıkacağız. Rota üzerinde baba yapıp, yolu düzelteceğiz. O kısıma ekstra dikkat edilmesi gerekiyor çünkü en çok şikayet oradan geliyor. Çarşak çok zor çıkılıyor, ve yukarıdan insanların kafasına taş gelebilirimiş.
Organizasyon ekibinin telaşına ve çalışmalarına şahit olmak çok güzel. Gönüllü olarak böyle bir etkinliği düzenlemek kesinlikle çok zor, ve saygıya değer.

Cuma 10 Ağustos, Saat: 20:30
Perşembe sabah dağevinde Soner baz istasyonunun kurulmasına yardım ettikten sonra hazırlanıp karagöle doğru yola çıktık. Orada Davlumbaz'a (isimsiz zirveye) kadar babaları iyileştirdik. Yeni babalar yaptık. Bazı yerlerde rotayı temizledik. İlke defa dağ keçileri gördük. Karagöl'e geri dönüp oradan Çömçe'ye, diğer kamp yapanların yanına gittik. Gece çok eğlenceli geçti. Yıldızlar harikaydı. Sabah 6'da uyanıp sıkı bir kahvaltıdan sonra aşağıya, internetin çektiği yerlere, ve bunun sonucunda can sıkıcı haberlere indik. Kayıt yaptırdım. Bugün daha çok dinlenip kuruyemiş falan yedim.
Şimdi yatakta bunları yazdıktan sonra uykuya geçeceğim. 2:15'de kalkmayı planlıyorum.

Çömçe'deki kampta bizden hiç ayrılmayan, geceleğin uzun uzun havlayıp oraya buraya koşturan köpeğimiz


Cumartesı 11 Ağustos (Yarış günü)
Yarış saat 4:30'da başlayacaktı. Önceki akşam 20:30 civarı yatağa girip saat 2:15'e alarm kurdum. Stresli olmama rağmen rahat bir uyku çektim diyebilirim. Zorunlu malzemeler dışında yanıma aldığım şeyler: 6 karbonhidrat jel, güneşten korunmak için şapka dışında sabah saatlerindeki soğuktan korunmak için buff, tozluk, ve tabiki batonlar.
Kamil ile aldığımız kahvaltı malzemelerini dağevinin giriş katındaki salonda açıp yedik. Yarış başlangıcından önce son bir zorunlu malzeme kontrolünden geçtikten sonra start alanına yerleştik. Ve yarış 17 saniye gecikme ile (!) başladı. Hava beklediğim kadar soğuk olmadığı için yağmurluğumu ve uzun kollu içliğimi giymeden bir tek tişört ile başladım.
Yarış boyunca iki ayrı istasyon türü var: "ana istasyon" ve "güvenlik noktası". Ana istasyonda yiyecek içecek ikmali yapılıyorken güvenlik noktalarında sadece koşucunun üzerindeki çipten, onun o noktadan geçtiği zaman kaydediliyor. Aynı zamanda güvenlik noktaları yarış boyunca geçilen 3 zirvede bulunuyor. Toplam 5 ana istasyon ve 3 güvenlik noktası dışında, rota boyunca toplam 15 noktada gönüllüler bulunuyordu. Bunlar ise her koşucunun o noktadan geçtiğini kaydedip telsiz ile merkeze kaydediyordu. Yani ortalama olarak rota boyunca her 2 km'de en az bir kişi bizim için dağda bulunuyordu. Böyle yüksek güvenlik sistemi olmadan bu dağlarda yarışı düzenlemek imkansız.
Rotanın 5. km'sinde bulunan Sokullupınar'a saat 05:05:03'de vardım. Bu bölge, teknik toplantıda da bahsi geçtiği gibi dağın başlangıcı sayılır. Normalde traktör yolu biraz daha devam eder, ve gelincik kayaları adlı bölgede tamamlanır. Bu bölümleri karanlıkta koştuk. Ben aldığım tavsiye ile sürekli ve derin nefesler almaya gayret ediyordum. Yükseğe uyumun (acclimatization) tam yapılamadığı durumlarda hızlı bir şekilde yükseğe çıkmanın etkilerini minimuma indirmek için yapılması en önemli şeydir bu. Ben yarışa 3 gün kala gelmiştim Aladağlar'a, halbuki ideal bir "acclimatization" için bir hafta önceden gelip zaman geçirmek gerekir.
Hava yavaş yavaş açmaya, yükseldiğimiz için ise soğumaya başlıyordu. Tişört ile yarışa başlamanın hiç de iyi fikir olmadığına ikna olmuştum artık. Çok da direnmenin bir manası olmadığına kanaat getirip durup çantadan yağmurluğumu çıkarıp giydim.


Dağda hızlı bir şekilde yükselmenin negatif etkilerini önlemek için yapılması gereken bir diğer şey de bol bol su içmek. Bunu da ihmal etmemeye çalışarak eğimin koşulabilir olduğu yerlerde koşmaya çalışarak devam ediyordum. Çelikbuyduran bele kadar olan patikayı birkaç kez gidip geldiğim için yolu biliyordum. Bu ise bana sanki evdeymişim gibi hissettiriyordu. "Birazdan kapıya varacağım", "ahan da dinlenme taşı!" diyordum kendi kendime. Önceden bilinen patikalarda koşmanın sağladığı pozitif ruh halini herhalde en çok bu yarışta deneyimleyebildim.
Yolun çok uzun olduğunun farkında olup kendimi fazla zorlamadan devam ederek starttan 12.5 km uzakta olan Çelikbuyduran istasyonuna (saat 06:46:07'de) vardım. Çelikbuyduran, Emler zirvesine tırmanmak için Sokullupınar üzerinden yola çıkan dağcılar için bir dinlenme alanı sayılır. Buradan akan su çok çok soğuk olur. Ve bu yüzden akan su için "çelikbuyduran" denir. Bu su çeliği bile dondurur!
Bu yarışın benim için özel olmasının sebeplerinden biri, bütün istasyonlarda tanıdığım sevdiğim insanların beklemesidir. İlk ana istasyonda Ersin ve Hakan vardı. Sularımı doldurup, bir iki şey yedikten sonra Emler zirveye doğru yola çıktım. Emler, 3723 m yükseklikle Aladağlar bölgesinin ikinci en yüksek zirvesi. Merak edenler için, bölgenin en yüksek zirvesi ise Emler'in karşısında bulunan Kızılkaya (3770 m).
Hava iyice aydınlanmış sayılırdı fakat güneşi Çelikbuyduran istasyonundan geçtikten 10 dk sonra, yani bele varınca görmeye başladık. Soğuk gerçekten rahatsız edici olmaya başlıyordu, o yüzden güneşi görmek iyi geldi. Biraz daha hızlanmaya karar verdim. Küçük taşlı patika bitip büyük kayalar arasından çıkmaya devam edip zirveye vardık. Orada ise Tuna vardı. Tokalaşıp Emler sırtından Yedigöller bölgesine inmek için devam ettim. Sırttan inişe geçince ilk benim için zorlu sayılan bir yerden geçtim. Ondan sonra iniş çarşaklı olmaya başlıyordu böylece ben de hızımı artırıp koşarak inmeye başladım. Çarşak inişinin keyfine rota boyunca doya doya vardım.
Buradan Yedigöller platosuna varıp Direktaş istasyonuna vardım. Orada Erkan vardı. Tekrar sularımı doldurup bol kaşar peynir yiyip ayrıldım istasyondan. Plato üzerinde koşulabilir patikalar vardı. Yine önceki etkinliklerden bildiğim yerlerden geçmenin verdiği rahatlıkla koşuyordum. Sonra ise karşıma çıkmamız gereken zirve, MTA zirvesi çıktı. 3515 m yüksekte bulunan bu zirveye ulaşmak için pek zorlu sayılmayan, ama uzun ve eğimli olduğu için yorucu olan patikadan çıktım.

Direktaş istasyonundan ayrıldıktan hemen sonra
Zirve de güvenlik noktası sayıldığı için koşucuları DKSK'dan arkadaşlar bekliyordu. Orada yine tanıdık birini gördüm. İnişin biraz tehlikeli olduğunu biliyordum, ona kendimi hazırlamıştım. Asıl kayıp uçuruma yuvarlama tehlikesi olan noktada bir gönüllü duruyordu. Temkinli bir şekilde iniyordum. Buradan iki hafta önce tam da ters yönde, zirveye doğru çıkmıştık. Bu yolların hepsi bende güzel anılar bırakmıştı.
Tekrar koşulabilir patikalar başlamıştı, benim de genel durumum gayet iyidi. Belki de bu yüzden Maden Yayla su istasyonuna sandığımdan daha çabuk vardım. Orada sadece su ve kola vardı. Bol bol su içtim, yanımda bulundurduğum yarım litrelik "soft flask"i doldurdum ve yoluma devam ettim. Aslında bir de çantamın arkasına bağladığım 2 litrelik bir su torbam vardı ama onu meşhur Davlumbaz çıkışından önce hiç doldurmadım.
Maden Yayla'dan Karagöl ana istasyonuna kadar patikalar yine gayet keyifliydi (yorgunlukla beraber artık ne kadar keyif alınıyorsa). Yol üstünde bir sürü küçük baş hayvan vardı, koşarken onlara seslenip biraz muhabbet etmek iyi geldi. Arada bazı işaretleri devirmişlerdi tabi ama hiç sorun olmadı diyebilirim. Yol üstünde iki gece önce kamp yaptığımız Çömçe'den de geçtik. Kısa olmasına rağmen geçirdiğimiz güzel vakitleri, ve geride bıraktığımız insan sevgisiyle dolup taşan çoban köpeğini düşünüp duygulandım. Bu noktadan sonra artık Karagöl istasyonuna çok az kaldığını biliyordum. Bir yokuş aşağı ve işte karşımda yine tanıdık yüzler: Serdar ve Çiler. Soner'in tavsiyesiyle bu istasyonda dinlenmeyi biraz uzun tuttum, çantamı çıkardım (keşe bu arada yağmurluğumdan da kurtulsaymışım), su torbalarımı doldurdum, domates çorbası içtim, bir dilim karpuz, helva ve meyve barı yedim. İnsanlarla kısa bir muhabbet de ettim. Bu arada beni iki kişi geçti (Mehmet Arslan ve Olga Lyjak) ama hiç sorun değildi. Derdim insanlarla yarışmak değildi nasıl olsa, kendime verdiğim sözü tutumak istiyordum sadece.
Bu arada sonradan biraz pişman olacağım bir hareket yapıp batonlarımı topladım çantaya bağladım. Bunu yaparken Davlumbaz çıkışını düşünmüştüm, çünkü orada batonlar gereksiz, hatta insanı yavaşlatan bir yüke dönüşüyor. Ama ondan önceki yokuşları ihmal etmiştim. İstasyondan biraz uzaklaşmıştım ki hatanın neresinden dönsem kardır deyip durup batonları açtım. Fakat ne yazık ki bu noktadan itibaren artık yorgunluk çökmeye başlamıştı. Labirent gibi büyük kayaların arasından yavaş yavaş çıkıyordum. Artık gerçekten batonalara ihtyacımın olmadığı yere gelip batonları toplayıp yanıma aldığım iş eldivenlerimi elime geçirdim. Buradan itibaren biraz da içimdeki eğitimsiz kaya tırmanıcısı ortaya çıktı. Yol üstünde Feramuz ve Erman vardı. Sağdaki duvar gibi kayalara tutunup kendimi yukarı çekiyordum. Rotanın bu kısmında yapılacak başka birşey yok. Çarşak taşları çok küçük, ve bilmeyen, biraz da burnu yukarıda olan koşucuların "ben kendi bildiğimi yaparım" deyip batonlarla çıkması onlar için unutamayacakları bir hata olur. Elleri kullanmam gereken bölümden sonra karşımıza büyük kayalar üzerinden devam etmemiz gereken, İsimsiz tepenin son çıkışına kadar devam eden bir bölüm geliyor. Oralarda çok bitkin hissediyordum artık. Attığım her adımın beni tepeye daha da yaklaştırdığını anımsayarak devam ediyordum. Nihayet saat 11:23:55'de tepeye vardım (3517 m) , Soner orada müthiş enerjisiyle beni karşıladı. Ardından İsmet ile karşılaştım. İkisinin de güzel enerjilerinden nasibimi aldıktan sonra inişe geçtim.
Rotanın finish'e kadar olan bu kısmını hiç görmemiştim. Ama üzücü herhangi bir sürprizle karşılaşmadım. Dere yatağına kadar olan inişte bazı çarşak inişlerine denk geldiğimde hiç kaçırmadan hızlandım. Karşımda Büyük ve Küçük Demirkazık zırveleri vardı. İhtişamlarını ve güzelliklerini burada anlatmam imkansız, iyisi mi kendiniz bir gün gidip yakından görün.

İsimsiz zirve (Davllumbaz)'dan indiğimiz dere yatağı görünyor, karşıda Büyük ve Küçük Demirkazık (fotoğrafı perşembe günkü etkinlikte çektim)

Hala bitkinlik vardı üzerimde. Son istasyon olan Tekepınarı'na bir an önce varmak istiyordum artık. Ve nihayet vardığımda saat 12:28:05 olmuştu. Karşımda Ali Onur, Fatma Gül, ve ORDOS'tan tanıdıklar vardı. Yine enerji depoladım sayelerinde. Bol bol su içtim. Çok fazla birşey yemeden yola devam ettim.
İstasyondan hemen sonra kısa ama baton kullanmayı gerektiren bir çıkış vardı ve  oradan bitşe kadar hep iniş vardı. Aslında yorgunluk olmasaydı çok hızlı ve keyifle inerdim oraları ama pek mümkün olmadı ne yazık ki. Arpalık'a saat 12:51:35'i gösterdiğinde vardım. Traktör yolu üzerinden koşuyordum. Babalar artık yoktu, sadece bayraklar vardı işaret olarak. Bir yerden sonra traktör yolu üzerinde hiçbir işaret olmadığını farketmemle paniklemem bir oldu. "Acaba kaç km geri dönmem lazım" diyordum kendi kendime. Aslında inmem gereken yeri, Demirkazık köyünü görebiliyordum ama işte iniş patikasını bulmam gerekiyordu. Neyse ki yoldan ayrılan ve bayraklarla işaretlenmiş patikayı bulmam uzun sürmedi. Böylece biraz zorlanarak da olsa bayrakları takip edip finish'e saat 13:24:59'da vardım. Neredeyse 9 saat yoldaydım. Hedefimi tutturmuştum, ve hayatımın en uzun koşusu olmuştu.
Bu anı yarıştan önceki haftalar ve aylar önce aslında çok düşünmüştüm. Katıldığım yarışlar arasında en çok önemsediğim yarışı sağ salim bitirmek.. Ama yorgunluktan olsa gerek ki, çok fazla duygulanamadım. Bir an önce bitişte bulunan su, soda ve karpuzun olduğu bölüme geçip yiyip içmeye başladım.
Genelde 7., kendi kategorimde ise 3. olarak tamamlamıştım.
Yarış boyunca başımdan geçenleri uzun uzun anlattıktan sonra biraz da genel olarak aklımda olan noktalardan bahsetsem iyi olacak:

  • Öncelikle keşke yağmurlukla başlayıp, hava ısındıktan sonra yağmurluksuz koşsaydım. Hava gerçekten sıcaktı, korktuğumuz rüzgarlar falan esmiyordu. Çok daha konforlu bir koşu olurdu benim için.
  • İşaretler neredeyse bütün yol boyunca sadece doğal taşlardan, yani babalardan oluşuyordu. Havanın sisli olacağını da düşünüp bol bol yapılan babalar rotada hiçbir soru işareti bırakmadan rotayı takip etmeyi kolaylaştırıyordu.
  • Karbonhidrat jellerimden sadece üçünü tüketme ihtiyacı duydum. Jelleri azaltma planım hala devam ediyor ve bu zorlu yarışta da bunu sürdürmüş olmam güzel birşey. Yarışın hiçbir yerinde kaslarıma kramp girmedi, bu da önemli ayrı bir olumlu nokta.
  • İlk defa bu yarış için tozluk aldım. Aslında onlara ihtiyacım olacağından da kuşkuluydum ama son anda gidip almaya karar verdim. Aldığım tozlukların ayak topuğu kısıımlarında ekstradan korumalar var. Hem tozluğun kendisi, hem de topuklardaki korumalar bu tarz bir yarış için çok faydalı. Önceden buralarda yaptığım yürüşlerde/koşularda topuklarıma birçok darbe yemiştim.
  • Son olarak gönüllüler.. Bu yarışın en büyük kahramanları onlar. Nasıl çalıştıklarına, ne fedakarlıklar yaptıklarına kendim şahit oldum. Yarışa birkaç ay kaladan itibaren bir çok insan nasıl emek harcadı... İşaretleme yapmak, insanları istasyonları organize etmek... Ağır jeneratörleri zorlu yollardan zirvelere taşımak, orada iki gece geçirmek sonra yüklerle geri inmek... Yol üstünde sıcakta yapayalnız saatlerce oturup arada bir geçecek olan koşucuyu not almak... Başka bir yol üstünde çarşaklardan kolayca çıkabileceğini sanan koşuculara 12 saat boyunca durup dağcılığa giriş dersi vermek... Hepsine minnettarım. Onlar olmadan bu yarışı gerçekleştirmek imkansız. Hiçbir koşucu onlar olmadan bu parkurun ilk zirvesini bile yapamaz.

Pazar 12 Ağustos, Saat: 7:04
Yarışa hazırlık süreci, ve yarışın kendisi bittiği için biraz üzülüyor, ama aynı zamanda böyle bir deneyimi yaşadığım için de çok seviniyorum. Harika yeni insanlar tanımak, yeni şeyler öğrenmek, şehirde tatmanın mümkün olmadığı inanılmaz güzel duygular yaşamak. Bir koşu yarışının benim hayatıma kattığı şeyler bunlar. Yaptığım sporu seviyorum.

Not: yazının başında bahsettiğim yolunda gitmeyen şeyler nihayet yoluna gitti sayılır. Aladağlar'ın uğuru mu? Bence öyle.

(Bu haftanın şarkısı, Demirkazık'tan Ankara'ya dönerken dinlediğimiz şarkısı: Yaşart Kurt'tan "Anne".) 

Saturday, June 2, 2018

Tahtalı Run to Sky 2018

Yarışa kaydolma süreci
Tahtalı Run to Sky yarışına Ocak 2018'in ilk günlerinde kaydolmaya karar verdim. Bahar ve yaz aylarında Türkiye'de gerçekleşecek yarışların arasından en çok ilgimi çekenlerden biri bu yarıştı. 60k ile 27k'lık parkurlar arasında biraz kararsız kaldıktan sonra yarışın isim babası da sayılan 27k parkuruna kayıt olmaya karar verdim. İlk defa katıldığım yarışlarda daha az iddialı olan parkurla başlayıp yıllar ilerledikçe yarışın daha zor parkurlarını denemek gibi bir planı uygulamaya çalışıyorum.

"Muhteşem" Tahtalı
Bu parkurun özelliği deniz seviyesinden başlamış olup 2365 m yükseklikteki Tahtalı dağında bitmesidir. Daha ilk kayıt olduğumda böyle "hikayesi" olan bir yarışa katılmak fazlasıyla heyecanlandırıyordu beni. Mental olarak kendimi yarışa hazırlamak için aylarca Tahtalı dağından bir manzarayı bilgisayarımın arka planı yaptım. Fakat yarış tarihi yaklaştıkça heyecanımın yerini tedirginlikler ve kendini hazır hissetmemeler aldı. Bu garip duygu değişikliği için üç sebep sayabilirim: (1) Tahtalı'dan 4 hafta önce İznik'te 50k koşmuştum. Bu yarıştan toparlanıp Tahtalı'ya mental olarak kendimi hazırlamam kolay olmadı, (2) Bu parkur benim için yeni, kısa sayılabilecek bir mesafede çok fazla tırmanış var, ve iklimi de koşmak için pek müsait sayılmaz (yarış günü 30 derecelik bir sıcaklık bekleniyordu). Ayrıca şimdiye kadar hiç 2000 m'lerde yarışmamıştım, (3) Yarışta tırmanışın fazla olması sebebiyle baton kullanılması faydalıdır. Geçen seneye kadar da baton yarışta gerekli malzemeler listesindeydi. Ben ise şimdiye kadar hiç batonla bir yarışa katılmamıştım. Bununla kalmayıp batonla koşu antrenmanım da çok azdı. Kendimi ders çalışmadan sınava girmiş öğrenci gibi hissediyordum. Bütün bunlar el ele verince yarış öncesi günlerim alışık olduğum o heyecan ve hırsla geçmedi. Biraz daha düşünceli bir şekilde "acaba bitirebilecek miyim" gibi sorular geçiyordu kafamdan. Bu mentalite de yarışın ilk yarısındaki performansımı etkiledi. Bundan yazının devamında bahsedeceğim.

Hazırlıklar
Bu yarışa spesifik sayılabilecek bir koşu antrenmanı yapmadım. Yukarıda da belirttiğim gibi İznik'teki yarışla olan yakınlığı sebebiyle, aslında o yarıştan toparlanmam ile bu yarışa odaklanma arasında dengeyi sağlamakta zorluk çektim. Aklım ileride yarış olduğu için hep daha çok antrenman yapmak peşindeydi ama bir taraftan da yorgun hissediyordum. Bir şekilde denge kurmaya çalıştım.
Konaklama için Kervan Pansiyon adlı bir yerle iletişime geçtim. Bir süredir haftasonları beraber antrenman yaptığım ve çok sevdiğim ORDOS'tan arkadaşlarımın konakladığı pansiyona yakın olması burayı seçmemdeki önemli etkenlerden biri oldu. Ulaşım için ise uçakla Antalya'ya gidip oradan dolmuşla Çıralı'ya varmayı planladım.

Yarış müzikleri
Her yarış öncesi yaptığım gibi bu yarış için de bir playlist hazırladım. Olur da bir şekilde yarış esnasında dinleyemesem bile yolculuk esnasında ve genel olarak yarış haftası o şarkıları dinlerim. Yani benim için yarışın "soundtrack"i sayılan bir playlist hazırlıyorum. Bu sefer Rock müzik ağırlıklı bir playlist oldu. 18 Mayıs da çok severek dinleyip takip ettiğim Chris Cornell'in birinci ölüm yıldönümü olduğu için onun Audioslave grubu ile kaydettiği şarkılara ağırlık verdim.

Çıralı'ya yolculuk
18 Mayıs cuma günü 10:35'de Ankara'dan Antalya'ya uçak hareketlendi. Havaalanına giden otobüste Minor Empire grubunun Selanik Türküsü yorumunu tekrar tekrar dinledim. Sabah erken saatlerde hep yaşadığım melankoliyle çok iyi gitti.
Uçmadan önce havaalanında korktuğum şey oldu ve batonların uçağa alınmasının yasak olduğunu öğrendim. Bunu öğrendiğimde çantamı bagaja vermiştim ve zaten batonların sığamayacağı kadar da küçüktü. Bagaja "over-size" olarak vermek için üzücü bir miktar ödeyip naylonla sardırmak zorunda kaldım..
Uçakta dinlemek için bir sürü podcast indirmiştim ama sadece Enormocast isimli programın dağ koşucusu Joe Grant ile yaptığı söyleşiyi dinleyebildim. Genel olarak bahsettiği şeyler o kadar hoşuma gitti ki bir daha dinlemek üzere favorilerime ekledim bölümü.
Antalya'ya varınca Havaş ile Konyaaltı'na, oradan da dolmuş ile Çıralı kavşağına kadar gittik. Çıralı kavşağından ise saatte bir dolmuş merkeze hareket ediyor. Onun için kavşaktaki çay satan yerde yarım saat beklemek zorunda kaldık.
Yolda ilk defa Tahtalı dağını görmek için heyecanlanıyordum. Gördüğüm her yüksek tepeye "herhalde burası" diyordum. Fakat nihayet asıl zirveyi görünce içimi korku sardı. "Buraya nasıl tırmanacağız?" dedim içimden. İçimde hissettiğim, aslında normalde olmaması gereken garip bir yorgunluk hissi de bu korkuya sebep olan etkenlerden biriydi. Doğanın ve orada beni bekleyen insanlarla geçireceğim güzel zamanlara odaklanmaya karar verdim.

Çıralı
Çıralı'ya vardığımda fuar alanını görür görmez indim. Havanın sıcağı rahatsız etmeye başlamıştı. Planım fuar alanından yarış kitimi alıp yürüyerek pansiyonuma gitmekti. Haritadan baktığımda bu mesafeyi gayet kısa hayal etmiştim. Fakat kiti alıp telefonumdaki haritanın yardımıyla pansiyona yürümeye başlayınca, üzerimdeki siyah tişört, uzun kot, taşıdığım çantalar ve havanın sıcağıyla beraber git gide sinirlenmeye başladım.
Pansiyona vardığımda bahçenin huzurlu ve samimi ortamı hemen hoşuma gitti. Büyük bir dut ağacı (meyvelerinden yiyemeden edemedim) ve ortalıkta gezen tavuklar sinirimi yatıştırmaya yetti.

Minik huzurlu pansiyonumun bahçesi

Yukarıda da bahsettiğim gibi yan pansiyonda ORDOS'tan tanıdığım arkadaşlar konaklıyordu. Çok enteresan bir tesadüfle bölümden senelerdir arkadaşım olan Berksu da onlarla beraber tatile gelmişti. Odama yerleşip hemen Berksu ile buluşup yemek yedim. Akşama doğru ise tekrar fuar alanına yürüdüm. Bu sefer üzerimde şort, simsiyah olmayan bir tişört vardı o yüzden zorlanmadım. Takımdan insanlarla buluştum, yarınki yarışla ilgili konuştuk.
Akşam saat 19 civarı bir marketten kuruyemiş, yoğurt, su, bir de küçük kavanoz humus alıp odama geri döndüm. Akşam yemeği olarak bunları yerim diye düşünmüştüm ama sonradan karar değiştirip doğru düzgün karnımı doyurmak için yan pansiyona geçtim. Hem oradaki insanlarla da görüşmüş olurdum. Onlarla zaman geçirmeyi seviyorum, sıcakkanlılıkları enerjileri beni her zaman mutlu ediyor.
Saat 21 civarı ayrılıp odama geri döndüm. İçimde garip bir his vardı. Denize çok yakın, etrafımı dağlar sarmış, böceklerin sesi ve yukarıda yıldızlar belli oluyordu. Karanlıkta odama yürürken bütün bu güzelliklerin beni neden rahatsız ettiğini düşündüm. Sebebinin o anki yalnızlığım olduğunu farkettim. Bütün bu güzellikleri birileriyle paylaşmam lazımdı dedim kendi kendime. Güzel şeyler paylaşıldıkça daha da güzelleşir diye düşünüyorum.
Bu soruna bir açıklama bulmanın verdiği hafif memnuniyetle odama girdim. Uyumadan önce annemler, ablam ve dayımla görüntülü konuşmayı planlıyordum. Öyle de yaptım, çok daha rahatlamış bir şekilde yarın için eşyamı hazırlayıp beklediğimden çok daha rahat ve derin bir uykuya daldım.

Çıralı sahili

Yarış günü
Yarış 19 Mayıs saat 7'de başlayacaktı. Alarmımı saat 5'e kurdum. Ne olur ne olmaz diye ablama beni arayıp uyandırmasını rica etmiştim. Pansiyon sorumlusundan da 5:30'da kahvaltı hazırlamasını rica etmiştim.
Sabah uyanıp koşu kıyafetlerimi giymeden kahvaltıya çıktım. Şafak tam sökmemişti. Hava serin. Onlarca, belki de yüzlerce horozun sesi geliyordu yakınlardan, uzaklardan. Kahvaltının olduğu yere yürümeden odamın önünde bir iki dakika öylece durup bu olağanüstü güzelliğe odaklandım. Hava tam aydınlanmadan önceki o zamanlar oldum olası beni etkilemiştir.
Kahvaltıdan sonra tekrar odama dönüp kıyafetlerimi giydim. Pansiyondan çıkıp fuar alanıyla aynı yerde olan Start'a doğru yürümeye başladım.
Herşey beklediğim gibi yolunda gitti. Yarış başladı. Hava serindi fakat birazdan güneşin tam belirmesiyle beraber sıcaklığın rahatsız edici derecede etkili olacağını biliyordum. Fakat bir süre sonra havanın bulutlu olduğunu farkettim. Halbuki hava durumları gökyüzünün açık olacağını söylemişlerdi. Bu iyi haber sayılırdı.
Yarışın ilk kilometreleri düz bir zemindeydi. Sonrasında Yanartaş'a doğru yokuş başladı. Zirvenin korkunç ihtişamını düşünerek kendimi çok zorlamadım. Bunu aslında benim için yeni olan her parkurda yapıyorum. İyi birşey mi kötü mü bilmiyorum. 9. kilometrede olan ilk istasyona keyfim yerinde vardım. Su ikmaline dikkat ettim. Ayrıca biraz da istasyonda su içtim. Birkaç kaşar peyniri de ağzıma tıktıktan sonra yoluma devam ettim.
Parkurun devamında bir araba yolundan karşıya geçmemiz gerekiyordu. Normalde böyle durumlarda jandarma koşucuların güvenliği için yolda bulunur, karşıya geçecek koşucular varsa arabaları durdurur. Böyle bir uygulamanın burada olmaması beni şaşırttı. Neyse ki biz geçerken yol çok da kalabalık değildi.
Benim için birinci istasyonla ikinci istasyon arası kaybolup kaybolmama arasında gidip gelme süreci oldu. Güzel güzel stabilize yolda giderken birden bire başka bir koşucunun uyarmasıyla ya da kendim farketmemle aslında minik bir patikaya sapmam gerektiğini öğreniyordum. Bu arada parkurdaki tırmanış da iyice artmaya başlamıştı. Zemin de genellikle koşulabilir bir durumda değildi. İkinci istasyona kadar İznik Ultra'nın organizatörlüğünden bildiğim Caner Odabaşoğlu ve iki başka koşucu ile beraber koştum. Bana batonu çok verimli kullanamadığımı söyledi nasıl kullanılması gerektiğini gösterdi. Kendisine müteşekkirim. Yolda öğütlediği şeyleri de uygulamaya çalıştım.
İkinci istasyondan sonra parkur çok daha keyifli olmaya başladı. Baton kullanmayı bir başka sefere bırakmaya karar verip koşmaya başladım. Yokuş vardı ama zemin koşmak için müsaitti. Mesafe olarak da Finish'e yaklaşık 9, 8 kilometre kalmıştı. Biraz daha zorlamanın zamanı gelmişti. Psikolojik olarak bu mesafenin beni yıldıramayacak kadar kısa olduğunu düşünüyordum, ki öyle de oldu. Benden önde olan 2 kişiyi bu son kilometrelerde geçtim. Durmadan tırmanmanın nefes kesiciliği ve bacaklarımdaki ağrı içimdeki bir nevi "acıdan keyif alma" duygusunu körüklemeye başlamıştı. Biraz koşu biraz yürüme şeklinde devam ediyordum. Herşey çok iyi gidiyordu. Korktuğum hiçbirşey başıma gelmeyecekti.
Yolda 5:30'da başlamış olan 60K yarışına katılan tanıdıklar bizim çıktığımız yoldan aşağı iniyorlardı. Aralarında tanıdık yüzler görüp selamlaşmak çok iyi geldi.
4 buçuk saat olan bitirme hedefimi tutturmayı çok istiyordum. Bir taraftan da geçtiğim insanların beni tekrar geçmelerine izin vermek istemiyordum. Yukarıya bakınca zirvenin artık yakın olduğunu görebiliyordum ama hala tırmanmam gereken çok yol var gibi geliyordu.
Öyle olmadı. Bitiş sandığımdan daha yakınımdaydı. Nihayet bitişe vardım. Yüzümde gülümseme ile. Yarışı ikinci bitirmiştim. Bitirme sürem ise resmi olarak 4:27:55. Birinci olan İsviçre vatandaşı Fabrizio Guidi ile selamlaşıp birbirimizi tebrik ettik.

Finish'te mutluyum, yüzüm gülüyor


Birkaç şey atıştırdım. Peş peşe 2 maden suyu içtim, ve benden sonra bitirecek olanları tebrik etmek için bekledim. Benim için o günün keyifli anları daha bitmemişti. Bu yazı temel olarak yarış ve öncesinde yaşadıklarımı özetlediğim bir yazı olduğu için yarış sonrasını başka bir yazıda yazmayı düşünüyorum.

Yarışı bitirdikten sonra zirvede çektiğim bir fotoğraf


Beslenme
Mart 2018'de katıldığım Antalya maratonundan beri aslında koşu dünyasında olmazsa olmaz olarak kabul edilen karbonhidrat bazlı jel tüketimini düşürme stratejimi bu yarışta da sürdürdüm. Anatlya maratonunu 2 jel ile bitirmiştim. Nisan'da 50K parkuruna katılıp yaş kategorisinde 2. olarak bitirdiğim İznik Ultra'da da 2 jel almıştım. Bu sefer de aynı şekilde sadece 2 jel aldım. Fakat şimdi düşününce aslında 1 jel bile tüketebilirdim. Sanırım 2 jel benim için psikolojik bir alt limit haline gelmiş.
İstasyonlarda da çoğu şey karbonhidrat bazlı olduğu için sadece kaşar peynir dilimi tükettim. Bir de son istasyonda iki maden suyu aldım ve iki bardak domates çorbası içtim.

Organizasyon
Bu konuda fazla yorumda bulunacak kadar tecrübeli sayılmam. Fakat bitişte bulunan gönüllülerden birinin, aslında bitiren koşucular için düşünülmüş olan sandalyelere oturup sigara içmesi beni rahatsız etmişti.
Onun dışında herşey çok güzeldi. İstasyonlardaki yiyecekler boldu. Zirvedeki çorba da çok lezzetliydi! Polat Dede'ye ve emeği geçen herkese çok teşekkür ederim.

Ödül töreni ve dönüş
Pazar günü sabah saat 12'de ödül töreni düzenleneceği söylendi. O gün sabah sandığımdan erken uyandım. Sorun değildi. Serin havanın ve sükunetin keyfini çıkarmak kötü fikir sayılmazdı.
Saat 9 civarı kahvaltımı bitirdikten sonra ödememi yapıp eşyamı toplamak için odama geri döndüm. Hazırlanıp yan pansiyona geçtim. Batonlarımı arabayla Ankara'ya dönecek olan arkadaşıma bıraktım. Biraz zaman geçirip insanlarla lafladıktan sonra fuar alanına, ödül töreninin gerçekleşeceği yere geçtik. Hava düne göre daha çok daha sıcaktı. Güneş yakıyordu. Dün şanslıydık.

Sevdiğim insanlarla kürsüye çıkmanın verdiği keyif bir başka (tokalaştığım tecrübeli dağcı, idol olarak gördüğüm Bora Maviş)

Ödül töreninde kayda değer herhangi birşey yaşanmadı. Herşey beklendiği gibi geçti. Saat 13'de aslında tören tam bitmeden Çıralı kavşağında çıkan dolmuşu kaçırmamak için oradan ayrıldım. Kavşakta biraz bekledikten sonra Antalya'ya giden dolmuşa binip şehir merkezindeki büyük Migros'ta indim. Yemek yedikten sonra yine aynı yerde bulunan Havaş durağına gidip havaalanına gitmek üzere araca bindim.
Herşey pürüzsüz bir şekilde ilerledi. Uçağa bindim. Ankara'ya yaklaştıkça bulutlar arttı, manzara güzelleşti. Enormocast podcast programının bir başka bölümünde dağcı Steve House ile yapılan söyleşiyi dinliyordum.
Böylece stresli çıktığım yolculuğu müthiş bir tatminle bitirmiş oldum.
Ben Ankara'ya varmadan birkaç saat önce seller sular akıyormuş şehirde. Hava serindi. Çok iyi geliyordu bu.

Tahtalı dağında geçirdiğim zamanların en unutulmaz anında durup yerden aldığım taş parçası, Zeus'un armağanı


Aladağlar Sky Trail - Volunteering - August 2024

The trip to Aladaglar mountains in the heart of Turkey, to volunteer in Aladaglar Sky Trail. This race, the people organizing it, these moun...