Showing posts with label Günlük. Show all posts
Showing posts with label Günlük. Show all posts

Monday, July 20, 2020

9 Advices for Mountaineers - Dağcılara 9 Öğüt

1) Climbing mountains, skiing is a noble, clean sport and is not for lazy people. Do not act in a way that causes a statement against this sport, also warn those who act that way.

2) Do not participate in any activity which exceeds your strength. Try to dominate the mountains and nature on every activity. Otherwise, you endanger both yourself and others. As soon as you realize that you don't have power and strength anymore, even if you have not reached your goal yet, return. Mountaineering and skiing are not record sports.

3) Whether you are alone or with friends, always design every activity first in your head, then set off. Remember that mountains are always dangerous, don't belittle them. But also believe that you can overcome these dangers with attention, care and calmness.

4) Do not forget that a clean spirit and high discipline are at the forefront of mountaineering. Always be clean, gentle and calm. Don't show off. Your movements, your dressing should not be flamboyant. Do not think that you are free to do everything just because “there is freedom in the mountains”.

5) Don't pollute the places that you go, even if no one is going to show up. Don't spread around scraps of paper, eggshells, boxes, etc. on the hills. Keep water supplies clean. Don't break the road signs. Such jokes can cause many disasters. If your path passes through the villages, don't walk in a way that harms the fields.

6) Friendship on the mountain is not like anywhere else, remember this. Be altruistic. If you are the head of the group, watch the weakest of the group. Two heads are better than one. Don't forget that you can also be the weakest of another group. If you are the strongest, don't make it clear. Modesty is the greatest force. Don't leave your friend on the road. This way you can be a killer. Don't batten on other people's food, drink, experience. Help the helpless, even a stranger. Even if it is a sip of tea in your thermos, do not hesitate to share the half of it.

7) Value the bunker above your own home. Money does not play a role in bunker. Everyone is equal, remember. The refuge is not a tavern. Do not occupy more space than necessary in the shelter. Don't shout, sing and play if you can't, and don't want to hear it.
Do not write unnecessary stuff in the mountain and refuge books. Do not write on shelter walls and trees.
Don't make noise while walking in the shelter. Speak less and slow, do not smoke.
If you are snoring, know this. If possible, sleep in a separate place. Be careful about fire in the bunker. There is no fire station on the mountain. Keep everything clean and in their right place.
As you leave the empty shelters, think about others who will come after you. Put out the fire, clean everywhere. Close the door, the chimney, go out like that.

8) Don't lie. Do not boast of what happened on the mountains. Don't steal. Annoying, disturbing other people is also theft. Don't take others' sticks, skis, even the smallest straps. Don't use swearwords, be careful about how you speak. Don't belittle the peasant if you come from the city.

9) Don't go to the mountains just to gather stories to tell, and because it is cool. Look for clean spirit, strength, greatness, joy and humanity there.

Latif Osman ÇIKIGİL


*****

1) Dağlara tırmanmak, kayakla dolaşmak asil, temiz ve miskinlere yaraşmayan bir spordur. Bu sporun aleyhinde söz söyletecek şekilde hareket etme, böyle hareket edenleri de uyar.

2) Gücünün dışında hiçbir geziye katılma. Her gezide dağlara ve tabiata hakim olmaya çalış. Aksi takdirde hem kendini hem de yanındakileri tehlikeye sokarsın. Kuvvet ve iktidarın tamamıyla tükendiğini duyduğun anda gayeye varmamış olsan da dön. Dağcılık ve kayak rekor sporu değildir.

3) İster yalnız, ister arkadaşlarla ol, daima her geziyi evvela kafanda tasarla, yola öyle çık. Dağların daima tehlikeli olduğunu unutma, onları küçük görme. Şuna da inan ki, dikkat, itina ve soğukkanlılıkla bu tehlikelere karşı koyabilirsin.

4) Dağcılıkta temiz bir ruh ve yüksek bir terbiyenin önde geldiğini unutma. Daima temiz, nazik ve sakin ol. Gösteriş yapma. Hareketlerin, giyinişin göze batar şekilde olmasın. “Dağlarda hürriyet vardır” sözünden her şeyi yapmaya serbest olduğun manasını çıkarma.

5) Dolaştığın yerleri, kimsenin gelmeyeceği yerler olsa bile, pisletme. Kağıt, yumurta kabuğu, kutu gibi artıkları tepelere rastgele saçma. Su kaynaklarını temiz tut. Yollara konmuş işaretleri bozma. Bu tür şakalar nice felaketler doğurabilir. Yolun köylerden geçerse, tarlalara zarar verecek şekilde yürüme.

6) Dağda arkadaşlık hiçbir yerdekine benzemez, bunu unutma. Fedakar ol. Kafile başkanı isen kafilenin en zayıfını gözet. El elden üstündür. Sen de başka bir kafilenin en zayıfı olabilirsin, unutma. En kuvvetli sen isen bunu caka ile belli etme. Tevazu en büyük kuvvettir. Arkadaşını yolda bırakma. Bu şekilde katil olabilirsin. Yiyeceğinde, içeceğinde, göreceğinde başkalarının sırtından geçinme. Fakat, yabancı da olsa, çaresiz kalana yardım et. Termosunda çayın bir yudum da olsa, icabında yarısını vermeyi esirgeme.

7) Sığınağı kendi evinden daha üstün tut. Sığınakta paranın hükmü azdır. Herkes müsavidir, unutma. Sığınak bir meyhane değildir. Sığınakta gereğinden fazla yer işgal etme. Bağırma, bilmiyorsan ve istemiyorlarsa şarkı söyleme ve çalgı çalma.
Dağ ve sığınak defterlerini lüzumsuz sözlerle doldurma. Sığınak duvarlarına, ağaçlara yazı yazma.
Sığınakta dolaşırken postallarla tıkırtı, gürültü etme. Hele yatakhanede az ve yavaş konuş, sigara içme.
Horlamak adetindeysen bunu bil. Mümkün ise ayrı bir yerde uyu. Sığınakta ateş konusunda dikkatli ol. Dağda itfaiye yoktur. Herşeyi temiz tut ve yerli yerine koy.
Kimsesiz sığınakları terkederken senden sonra gelecekleri düşün. Ateşi söndür, her yeri temizle. Kapıyı bacayı kapa, öyle dışarı çık.

8) Yalan söyleme. Dağda başından geçenlerle övünme. Hırsızlık yapma. Başkalarının neş’esini, rahatını çalmak da hırsızlıktır. Başkalarının sopalarını, kayaklarını, hatta en ufak kayışını bile alma. Küfürbaz olma, ağzından çıkanı kulağın duysun. Şehirden geliyorsan köylüyü küçük görme.

9) Dağlara, şehirde anlatılacak konu olsun ve modadır diye çıkma. Orada temiz ruh, kuvvet, büyüklük, neş’e ve insanlık ara.


Wednesday, January 2, 2019

Geçen yılın bana kattıkları

Hayatlarımıza anlam kazandıran, bize geçmişimiz ve geleceğimize dair hayaller kurduran masalları ve hikayeleri hep sevdim. 2018'in son günlerinde okuduğum kitapta tam da böyle hikaye ile karşılaştım. Eduardo Galeano'nun "Hikaye Avcısı"ndan:

"Her şeyden önce, zaman ve dünyadan bile önce, hepimiz birer tanrıydık.
Hindu tanrısı Brahma rekabete tahammül edemedi: bizlerden kutsal nefesi çaldı ve kimsenin bilmediği bir yere gizledi.
O zamandan beri kaybolmuş kutsal nefesi arıyoruz. Denizlerin dibinde, en yüksek dağların zirvesinde.
Brahma ise uzaktan bir yerden gülerek bizi izliyor."

Ekstrem şartlar altında gönüllü olarak sefalet içinde debelenmelerimiz için ilginç bir açıklama, değil mi?

Sahiden biz neden bunları yaparız ki? Uzun mesafelerce koşarız, tırnaklarımız düşer, mide bulantısı yaşayıp yiyip içtiğimiz her şeyi dışarı kusarız, yorgunluktan, vücut ağrısından doğru düzgün uyuyamayız. Aramızda aslında koşanlardan, düz yolda pedal çevirenlerden daha yüce işler başaran 7000, 8000 metre yükseklikteki zirvelere tırmanan insanlar, bu yolda hayatını kaybeden insanlar da var.

Ben 2018 yılı boyunca kendimce bu "neden" sorusuna (efsanelere başvurmadan) cevaplar aramaya çalıştım. Şöyle ki: bence bizler doğa ile aramızda kurduğumuz yapay duvarlardan kurtulup kendi özümüze geri döndüğümüzde gerçek mutluluğu yakalıyoruz. Hayatta kalmamızın sadece doğanın ve şansın insafına kaldığı o nadir anlar, insana şehirdeyken kafasında kurduğu takıntıların, korkuların aslında ne kadar gereksiz olduğunu öğretiyor. Kendimize geliyoruz. Varlığımızın en saf halini, savunmasız ve korunmasızken, doğadayken kavrıyoruz.

Doğada savunmasız ve tek başımıza hayatta kalamayacağımıza göre, diğer canlılarla, insanlarla bir çeşit dayanışma içinde olmamız şart. Böylece başkasına iyilik yapınca aslında kendimize de iyilik yapmış oluyoruz. Diğer insanların iyiliğini düşünmek bize de iyi geliyor. Her şey karşılıklı. Bizler komün hayatı sürerek hayatta kalmak yönünde evrilmişiz. Dayanışma içinde olmadan yapamayız. Yapar gibi görünebiliriz ama o zaman da birşeyler eksik olur, mutsuz oluruz.

Strugatski kardeşlerin "Tanrı olmak zor iş" romanından

Geçen yıl aldığım en büyük dersler bunları farketmek oldu. Yaptığım spor, ve dolayısıyla tanıdığım sevdiğim insanlar olmasaydı bunları öğrenemeyecektim.

Son olarak 2018'de yaşadığım 10 en unutulmaz anı yazmak isterim (sırasız olarak):
  •  Yeni yıla annem ve dayımla girdim. Aileden uzak yaşayan her insan için güzel bir olaydır bu, eminim.
  • 2018 boyunca en yakın arkadaşlarımdan biri sayılan, her şeyimi paylaştığım Erhan ile sayısız kere buluşup kahve içip muhabbet ettik. Bazen ise koşarak muhabbet ettik. Her bir muhabbet ayrı iyi geldi.
  • ODTÜ'de en sevdiğim insanlardan biri olan Mehmet Somel ile yemekhanede karşılaştık. "Bu haftasonu sabah saat 4:30'da buluşup 4 saat koşmayı planlıyoruz, gelmek ister misin?" demişti. Böyle bir teklife hayır diyemezdim. ORDOS'tan insanlarla ilk defa bu etkinlikte beraber antrenman yaptım, sonrasında devamı geldi. İyi ki.
  • İznik Ultra'ya annemle beraber gittik. Yarış esnasında karşılaştığım insanlarla (koşucu olsun, çiftçi olsun) elimden geldiğince iletişimde olmaya çalıştım. Küçük bir "kolay gelsin" dilemenin hem karşımdaki insana, hem de kendim için iyi geldiğini farkettim ("mutlu insan başkalarını düşünendir").
  • Deniz seviyesinden başlayıp Tahtalı dağına çıktım. Sonrasında Bora Maviş ve Serhan Poçan ile bizim ekipten diğer koşuculara moral için, ama aslında bütün koşuculara destek vermek için son kilometreleri geri dönmüştük. Bir yerde durup dinlenirken elime bir taş aldım. O an gittiğim dağlardan taş toplamaya karar verdim.
  • Aladağlar'ı sevdiğim insanlarla keşfettim: ORDOS'tan insanlar ile beraber çok güzel zaman geçirdiğim, çok şey öğrendiğim toplam 3 ziyaret gerçekleştirdim Aladağlar'a. 3000 m yüksekte toplam 6 kişi bir çadırda sıcak olsun diye uyumak, sabah yiyilen dünyanın en lezzetli kahvaltısı... Aynı zamanda zaten idol olarak gördüğüm insanlarla daha da kaynaştık, ve kendilerinden çok şey öğrendim.
  • Aladağlar ile ilgili başka ama bence ayrı yazılması gereken bir anım daha var: Çamardı'na doğru minibüsle giderken, cura ve türküler eşliğinde ay tutulmasını seyretmiştik.
  • Saat 12'de başlayıp sabah gün doğduktan sonra bitirdiğimiz o koşu: karşımızda gün doğumu, Eymir'in patikalarında tam tur koştuktan sonra Yalıncak'tan tekrar kampüse inerken 2 yavru köpek bize eşlik etmişti. Koşu bitti, eve döndüm. Yatağıma girdim ve uyumadan önce Led Zeppelin'den Rain Song'u dinledim.
  • Ankara'ya geri dönerken aylardır huzursuz ve ağır hasta olan anneannemden vedalaşırken son kez geri dönüp elini sımsıkı sıkmıştım. O an ise benim ona son dokunuşum, ona gerçek hayatta son bakışım oldu. Şimdi sadece bazen rüyalarımda görüyorum kendisini.
  • Avusturya'ya geldiğimden beri ilk defa 2000 m üzeri bir zirveye çıktım. Bununla ilgili detaylıca zaten bir önceki yazımda yazmıştım.

Zor bir yıl olacağa benziyor gerçi, ama yine de umarım hepimiz için rüyaların gerçeğe dönüştüğü, bol dayanışmalı, bol gülücüklü bir yıl olur.

(Haftanın şarkısı Pentagram'dan "Geçmişin Yükü". Bu şarkının Spotify'da iki versiyonu mevcut: biri 2012 çıkışlı MMXII albümünden orjinal kayıt, diğeri ise 2017 yılında yayınlanan Akustik albümünden. İkisi de gayet güzel ama buraya Akustik albümünden olanı koymaya karar verdim.)

Sunday, November 4, 2018

Doğa'ya sığınmak

14 Ekim, pazar günü. Graz Maratonu'na katıldım. Aslında sırf tam yanı başımda böyle bir etkinlik var diye katılmak istedim, "sıfır antrenman" ile. "Koşucu"lar bilir maraton hazırlık planlarını. Yazılır, çizilir. Bu hafta şu kadar koşmam lazım, yarışa (koşu denmez, yarış denir (!)) bilmem kaç hafta kala son 30k'yı koşacağım falan..

Tüm bu işlere girmeden maraton koşmak da oluyormuş, hem de en iyi derecemden sadece 3 dk daha geç bitirerek.

Yazının asıl temasına başlamadan önce, bu sene  25.'si düzenlenen Graz Maraton'undan biraz bahsetsem fena olmayacak.

Dediğim gibi hiç hazırlanmamıştım. Süre olarak hedefim sadece 3:30:00'ın altında bitirmekti. Aslında kayıt bile yaptırmamıştım daha. Cumartesi sabah Leoben'den trenle Graz'a geldim. Dayımla buluşup beraber maraton fuar alanına geldik. Fuar alanı şehir merkezinde, eski bir alışveriş merkezinin tarihi binasında bulunuyordu. Kaydımı yaptırıp dayımların evine geldik.

Ertesi gün maraton koşacakmışım gibi bir his yoktu hiç içimde. Böyle olunca daha rahat oluyormuş herşey. Koşuya özel herhangi birşey yapmadım. Sadece biraz daha erken yatağa girdim.

Sabah hafif birşeyler yedikten sonra koşunun başlayacağı alana, Graz Opera Salonu'nun karşısına geldik. Hava güneşli ve belki de azıcık sıcaktı. Koşmak için güzel bir havaydı diyebilirim. Alan tahmin ettiğimden çok daha kalabalıktı.

Bu etkinlikte aslında 3 ayrı kategori koşuluyor: 10 km, yarı maraton, ve yarı maraton rotasını iki defa dönen maraton. Graz maratonunu eleştirmek için öne sürülen bu aynı rotayı 2 defa koşma olayı başta bana da biraz korkunç gelmişti. Sonra geçen sene Eymir Göl Maratonu'nda eymir'de 4 tur atıp aslında hiç de sıkılmadığımı hatırladım. Graz'da da hiç sıkılmadım. Hatta ikinci turda artık tanıdık gelen yerlerden koştuğum için zaman biraz daha hızlı bile geçti diyebilirim. Bildiğiniz yerlerde koştuğunuzda herhalde siz de daha rahat koşuyorsunuzdur.

Koşu esnasında şöyle bir plan yapmaya karar verdim: koşacağım 42 km'yi 4 ayrı "tur" olarak ayırdım, ve her biri için belli bir ortalama pace'de koşmayı denemeye karar verdim: 1-10 km için 4:45, 11-30 km için 4:37, 30-40 km için 4:27, 41-42 km için ise artık ne kadar gücüm varsa o kadar hızlı koşacaktım. Plan gayet başarılı bir şekilde gerçekleşti. Koşuyu 3:13:11 ile bitirdim.

Beslenme olarak yanıma 4 karbonhidrat jeli aldım, ve üçünü tükettim. Üçüncüye gerek var mıydı bilmiyorum. 42 km asfalt üzerinde koştuğunuzda bazen yemekle kendinizi eğlendirme (ödüllendirme) ihtiyacı duyuyorsunuz. Onun dışında istasyonlarda sürekli su almaya dikkat ettim.

Son olarak bahsetmek istediğim şey, insanların müthiş desteği. Avusturya'da en popüler olan spor kayaktır. Kayak yarışlarında sporcuları alkışlama yöntemi olarak "hop hop hop..." diye seslenilir. Maraton esnasında da insanlar ya elleriyle alkış tutuyorlardı, ya da "hop hop" diye destekliyorlardı. Açıkçası çok sempatik bir alkış yöntemi olduğunu söyleyebilirim. Mahallelerinden geçtiğimiz insanlar evlerinden destekliyorlardı bizi. Bir ev içeriden hoparlörü pencereye yaklaştırıp yüksek sesle "Eye of the Tiger" tipi şarkılar çalıyordu. Bir binanın sakinleri evin önüne masa kurup keyifle zaman geçirip aynı zamanda koşuculara moral veriyorlardı.

Finiş'e yaklaşıp artık son kilometrenin koşulduğu yerler, benim için şehrin en güzel bölgesi olan "Hauptplatz"tan geçiyor. Oradaki ortam gerçekten muazzamdı. Kalabalığın içinde dayımı da gördüm. Nihayetinde bu güzel şirin maratonda Finiş'e ulaşmayı başardığımda her zamanki o zor şeyi başarmanın verdiği mutluluğu yaşıyordum.

Dayıma bütün koşu esnasında verdiği destekten dolayı minnettar olduğumu da söylemek isterim. Sorunsuzca ve aylarca önceden planlama yapmadan böyle keyifli bir maraton koşmamda payı çok büyük.

Günün geri kalanını da ailemle geçirdim.. Sonra akşam trenle Leoben'e döndüm. Yol 45 dk sürüyor. Trenden inip marketten alışverişlerimi de yapıp odama geldim.

Şimdi yazının asıl yazılma sebebine gelelim.

O gün, o saate kadar annemden, ablamdan haber almamış olmamdan dolayı bilinçaltım bana neler olabileceğini söylüyordu.. Zaten olacaklar aylardır uzaktan görünen siyah bir bulut gibi kendini belli etmeye başlamıştı. Ve evet, ne yazık ki annemden korktuğum haberi aldım. Son senelerde olmasından korktuğum şey olmuştu, anneannemi kaybetmiştik.



Bu olayı duyduktan sonra yaşadıklarımı anlatmak değil amacım. Burada ilk defa gerçek bir kayıba, acıya katlanmak zorunda kaldığımda doğanın nasıl bir onarıcı özelliği olduğunu anlatmak istiyorum.

Koşmak, koşulamayan yerlerde yürümek, saatlerce bisiklet sürmek, dağlara çıkmak. Böyle zamanlarda hiçbirşeyi düşünmek zorunda kalmıyor insan. Varlığımızın en basit dürtüsü, hayatta kalma dürtüsü dışında başka birşeyin önemi kalmıyor.

O pazar gününden sonraki ilk haftasonunda Leoben'in yaklaşık 10 km yakınında bulunan 1627 m yükseklikteki Mugel tepesine koştum. Yol üzerinde denk geldiğim güzellikleri burada anlatmam pek mümkün değil. Bazen tüylerim diken diken oldu. Beethoven doğada yürüyüş yapmayı severmiş. Böyle kışkırtıcı bir doğa onun gibi bir dahi yeteneğe böyle muazzam eserler yaratmasına nasıl yardımcı olduğunu anlayabiliyorum. Hem yolda, hem de zirveye ulaştığımda yaşadıklarımda aklıma hep anneannem geldi, varlığını çevremde hissettim.



Tekrar iyileşmek için, belki de kabullenmeye çalışmak için yapılabilecek en iyi şey doğaya sığınmakmış. Doğadan geldik, ona aitiz, bizi nasıl iyileştireceğini en iyi o biliyor.




Anneannemin yokluğunu bir nebze de olsa doldurabilecek zamanlar, yüksek dağlarda, yemyeşil ovalarda, kuşların cıvıltısı eşliğinde, karda, yağmurda geçireceğim zamanlar olacaktır.

Kendisi de dağlara, yeşile, canlılara hayrandı. "Bir kuş olmak isterdim" derdi hep..


En son gördüğümde "sana tek bir nasihatim var" demişti, "ne olursa olsun sinirlenme, haklı olduğunu düşündüğün zamanlar bile kendine hakim ol" demişti.





Yeğenim Elina'nın kaleminden, anneannemin vefatından 3 hafta sonra çizdiği portresi

(Bu haftanın müziği, Barış Manço'dan "Dağlar Dağlar". Anneannem çok severdi. Ben çocukken mutfakta kaset çalardan dinlerdi.)


Friday, June 8, 2018

Gece koşusu

4 saat olmuştu koşuya başlayalı. Gecenin en soğuk saatlerindeydik. Ayaklarım yorgun değildi ama midemden dolayı kaç dakikada bir karnımda ağrı hissediyordum. Koşunun yaklaşık 30. km'lerindeydik. Kafa lambam önümü aydınlatıyordu. Arkamızdan 2 yavru köpek bize katılmış geliyordu. Önümüzde Ankara'nın panoramik manzarası, görüntünün az sağındaysa güneş doğmaya başlıyordu. Bütün bunlar bana gerçek olamayacak kadar muhteşem geliyordu. Aşırı endorfinden bambaşka bir coşku halindeydim. Aslında karnım ağrıyor olmasaydı sonsuza kadar böyle koşabilirdim. Bunun için yapmam gereken şeyi ise çok iyi biliyordum. Fakat önemli bir sorun vardı: artık kağıt mendilimiz kalmamıştı.

Haftasonu koşumuz için plan şuydu: 2 Haziran'ı 3 Haziran'a bağlayan gece saat 12'de ODTÜ'nün Büyük Spor Salonu'ndan başlayıp yalıncak ormanına girip Eymir gölünün arazisine girmek. Orada gölün çevresini arazi yollarından turlayıp tekrar geri dönecektik. Planı duyduğumda heyecandan yüzümde beliren gülümsemeyi ve gözlerimdeki parlamayı beni tanıyanlar tahmin edebiliyordur.

Daha önce de benzer bir koşu deneyimim olmuştu. Gece 4:30'da başlayıp sabah 8 gibi bitirmiştik. 1000 metre kazanımla toplam 40 km koşmuştuk. Bazı koşular insanın yaptığı spora hem de genel olarak hayata karşı bakış açısını etkiler. Bu da onlardan biri olmuştu. Bu seferki benim için daha sağlam bir deneyim olacaktı. Hiç uyumadan, koşarak yeni güne başlayacaktık. Nedendir bilmem geceyi uyumadan geçirip yeni güne başlama fikri çocukken bile bana çok cazip gelirdi. Bir gece bunu denemiştim. Çok iyi hatırlıyorum, sabah 6'ya doğru dayanamayıp uykuya dalmıştım. Neyse.

Yanıma lazım olur diye 2 jel, yarım kalıp bitter çikolata ve toplam 1 litre su aldım. Eymir'in Gölbaşı girişindeki çeşmede ikmal yapmayı planlamıştık fakat oraya vardığımızda çeşmenin kapalı olduğunu farkettik. Yapacak birşey yoktu. Neyseki TRT girişinde de çeşme var. Oraya kadar dayanmak hayli mümkündü.

Gece arazide koşmak için yanıma baton almanın iyi fikir olabileceğini sonradan farkettim. Batonla koşmanın genel olarak dağ yarışlarında kullanmak üzere alışkanlığı artırmak için iyi olabileceği dışında 2 önemli faydası daha olurdu: (1) karanlıkta ayağımı ters bir yere koyabilir, veya taşa takılabilirdim, yokuş yukarı koşarken sağladığı fayda dışında dengesiz zeminlerde yokuş aşağı inerken de dengeyi sağlamak için faydalı olurdu, (2) ormanda beklenmedik hayvan dostlarımız var, özellikle köpeklerden kendimizi korumak için baton gerekli. Neyseki bizim ekipte Serhan abi ve benim dışımda diğer herkeste baton vardı, yani köpeklerin saldırma durumunda kendimizi yeterince koruyabilecektik.

Gündüzleri uysal olan köpekler geceleri saldırganlaşıyor. O yüzden normalden çok daha fazla köpek tehdidiyle karşı karşıya kaldık. Gece veya sabah çok erken koşmaya çıkarsanız aklınızda olsun, ne kadar kalabalık olursanız o kadar güvende olursunuz.

Koşunun 1. saatini geriye bıraktıktan sonra yavaş yavaş artacak şekilde karın ağrılarım başladı. Akşam yemeğimi normalden daha erken yememe rağmen oldu bu, ya yediğim yemekten zehirlenmiştim, ya da (daha muhtemeldir ki) sindirim sistemim gece koşmaya alışık olmadığı için dengesini kaybetmişti. Ama hiç dert değildi. Tam olmam gereken insanların yanında, olmam gereken yerdeydim.

Dönüp arkama baktığımda, benimle beraber kafa lambalarıyla koşan insanlar çok güzel bir görüntü oluşturuyordu. Havadan sudan laflıyorduk, şakalaşıyorduk. Gece yarısı ormanda koşuyorduk. Ve bu, kendimiz dışında hiç kimsenin umrunda değildi. Gerçek özgürlük böyle birşey herhalde.

Yanlarından geçtiğimiz kuşlar bizim lambaları farkedip güzel güzel ötüyorlardı. Bu ötmeleri korkudan mı kaynaklanıyordu, yoksa lambalarımızdan çıkan ışığı görüp sabah olduğunu mu düşünüyorlardı bilmiyorum ama umarım çok fazla rahatsız etmemişizdir.

Turan Güneş bulvarını geçip tekrar ODTÜ yerleşkesine girdikten bir süre sonra 3 yavru köpekle karşılaştık. Çok cana yakın, oynamayı da çok istiyorlardı. Biz onlara ilgi gösterdikçe onlar peşimizden gelmeyi sürdürdüler. Böyle devam ederlerse yerlerinden yurtlarından olacaklardı.. Öyle de oldu. Bu 3 yaramazdan 2'si bizimle 6 km kadar koşup kampüse geldiler! Koşuyu saat 4:50 gibi Büyük Spor Salonu'nda bitirdiğimizde yavrular o kadar yorgun düştüler ki hemen birbirlerine sarılıp yattılar. Umarım yeni yaşam alanlarında daha mutlu olurlar.

Gece ile her zaman aşk/nefret ilişkim olmuştur.

Gündüz kalabalık olan sokaklar, yollar geceleyin kimse yokken bana tuhaf, hoş bir his verir. Herkes ya uyuyor, ya da evine çekilmiş uyumadan önce birşeyler yapmakla meşgulken sen onların terkettiği yerlerde kendi varlığını sürdürüyorsun, onlarla olan bu farkın seni sanki başka bir boyuta geçiriyor, sanki bizimkiyle aynı olan paralel bir evrene geçmişsin.

Bazen ise geceleyin insanların uyuması, hayatın birkaç saatliğine durması beni rahatsız eder. Çocukken bu fikir aklımı çok meşgul ederdi. Bütün şehrin geçici bir "ölüm" haline girmesi beni korkuturdu.

Yaşım ilerledikçe, derslere ve sınavlara çalışarak, veya sırf kitap okumak için gece geç saatlere kadar uyanık kalarak o gizemli korkuyu yendim, ama melankolisi hala sürüyor.

İşte bütün bu karmaşık duyguları, en sevdiğim ve yapmaya doyamadığım aktivite olan dağda taşta koşmakla birleştirmek, benim için tarifsiz hisler uyandırıyor: kendini akışa bırakıp başımı kaldırınca yıldırzları izleyebilmek, kafa lambamın aydınlattığı birkaç metre dışında kalan çevremdeki o uçsuz bucaksız esrarengiz alanı hafiften merak etmek, beraber koştuğum ekip (veya bence bir nevi "kabile") ile beraber karşımdaki bilinmeze doğru ilerlemek...

Yola yalnız çıkılmaz, güvendiğin insanlar olmalı etrafında

Koşmak, yok olup gitmeye ve ölüme karşı direnmek adına elimden gelen en anlamlı eylemlerden biridir. Gündoğumuna şahit olmak ise sevinçtir, umuttur. "Bitti nihayet" derim kendi içimden. Doğa uyanacak, çevremdeki kapkara boşluğun yerini ışık alacak.

"Bitti. İşte dündoğumu."

Böyle güzel bir deneyimi yaşamamı sağlayan dostlara (Duygu Ören, Ömür Birler, Bora Maviş, Erkan Vural, Hakan Kocakulak, Serhan Poçan ve Soner Büyükatalay) minnettarım.

(Dipnot: masaüstünden blog'u ziyaret etmeniz durumunda haftanın şarkısı olarak seçtiğim Led Zeppelin grubundan "The Rain Song" şarkısını sağdaki Spotify gadget'inden dinleyebilirsiniz.)

Aladağlar Sky Trail - Volunteering - August 2024

The trip to Aladaglar mountains in the heart of Turkey, to volunteer in Aladaglar Sky Trail. This race, the people organizing it, these moun...