Wednesday, January 2, 2019

Geçen yılın bana kattıkları

Hayatlarımıza anlam kazandıran, bize geçmişimiz ve geleceğimize dair hayaller kurduran masalları ve hikayeleri hep sevdim. 2018'in son günlerinde okuduğum kitapta tam da böyle hikaye ile karşılaştım. Eduardo Galeano'nun "Hikaye Avcısı"ndan:

"Her şeyden önce, zaman ve dünyadan bile önce, hepimiz birer tanrıydık.
Hindu tanrısı Brahma rekabete tahammül edemedi: bizlerden kutsal nefesi çaldı ve kimsenin bilmediği bir yere gizledi.
O zamandan beri kaybolmuş kutsal nefesi arıyoruz. Denizlerin dibinde, en yüksek dağların zirvesinde.
Brahma ise uzaktan bir yerden gülerek bizi izliyor."

Ekstrem şartlar altında gönüllü olarak sefalet içinde debelenmelerimiz için ilginç bir açıklama, değil mi?

Sahiden biz neden bunları yaparız ki? Uzun mesafelerce koşarız, tırnaklarımız düşer, mide bulantısı yaşayıp yiyip içtiğimiz her şeyi dışarı kusarız, yorgunluktan, vücut ağrısından doğru düzgün uyuyamayız. Aramızda aslında koşanlardan, düz yolda pedal çevirenlerden daha yüce işler başaran 7000, 8000 metre yükseklikteki zirvelere tırmanan insanlar, bu yolda hayatını kaybeden insanlar da var.

Ben 2018 yılı boyunca kendimce bu "neden" sorusuna (efsanelere başvurmadan) cevaplar aramaya çalıştım. Şöyle ki: bence bizler doğa ile aramızda kurduğumuz yapay duvarlardan kurtulup kendi özümüze geri döndüğümüzde gerçek mutluluğu yakalıyoruz. Hayatta kalmamızın sadece doğanın ve şansın insafına kaldığı o nadir anlar, insana şehirdeyken kafasında kurduğu takıntıların, korkuların aslında ne kadar gereksiz olduğunu öğretiyor. Kendimize geliyoruz. Varlığımızın en saf halini, savunmasız ve korunmasızken, doğadayken kavrıyoruz.

Doğada savunmasız ve tek başımıza hayatta kalamayacağımıza göre, diğer canlılarla, insanlarla bir çeşit dayanışma içinde olmamız şart. Böylece başkasına iyilik yapınca aslında kendimize de iyilik yapmış oluyoruz. Diğer insanların iyiliğini düşünmek bize de iyi geliyor. Her şey karşılıklı. Bizler komün hayatı sürerek hayatta kalmak yönünde evrilmişiz. Dayanışma içinde olmadan yapamayız. Yapar gibi görünebiliriz ama o zaman da birşeyler eksik olur, mutsuz oluruz.

Strugatski kardeşlerin "Tanrı olmak zor iş" romanından

Geçen yıl aldığım en büyük dersler bunları farketmek oldu. Yaptığım spor, ve dolayısıyla tanıdığım sevdiğim insanlar olmasaydı bunları öğrenemeyecektim.

Son olarak 2018'de yaşadığım 10 en unutulmaz anı yazmak isterim (sırasız olarak):
  •  Yeni yıla annem ve dayımla girdim. Aileden uzak yaşayan her insan için güzel bir olaydır bu, eminim.
  • 2018 boyunca en yakın arkadaşlarımdan biri sayılan, her şeyimi paylaştığım Erhan ile sayısız kere buluşup kahve içip muhabbet ettik. Bazen ise koşarak muhabbet ettik. Her bir muhabbet ayrı iyi geldi.
  • ODTÜ'de en sevdiğim insanlardan biri olan Mehmet Somel ile yemekhanede karşılaştık. "Bu haftasonu sabah saat 4:30'da buluşup 4 saat koşmayı planlıyoruz, gelmek ister misin?" demişti. Böyle bir teklife hayır diyemezdim. ORDOS'tan insanlarla ilk defa bu etkinlikte beraber antrenman yaptım, sonrasında devamı geldi. İyi ki.
  • İznik Ultra'ya annemle beraber gittik. Yarış esnasında karşılaştığım insanlarla (koşucu olsun, çiftçi olsun) elimden geldiğince iletişimde olmaya çalıştım. Küçük bir "kolay gelsin" dilemenin hem karşımdaki insana, hem de kendim için iyi geldiğini farkettim ("mutlu insan başkalarını düşünendir").
  • Deniz seviyesinden başlayıp Tahtalı dağına çıktım. Sonrasında Bora Maviş ve Serhan Poçan ile bizim ekipten diğer koşuculara moral için, ama aslında bütün koşuculara destek vermek için son kilometreleri geri dönmüştük. Bir yerde durup dinlenirken elime bir taş aldım. O an gittiğim dağlardan taş toplamaya karar verdim.
  • Aladağlar'ı sevdiğim insanlarla keşfettim: ORDOS'tan insanlar ile beraber çok güzel zaman geçirdiğim, çok şey öğrendiğim toplam 3 ziyaret gerçekleştirdim Aladağlar'a. 3000 m yüksekte toplam 6 kişi bir çadırda sıcak olsun diye uyumak, sabah yiyilen dünyanın en lezzetli kahvaltısı... Aynı zamanda zaten idol olarak gördüğüm insanlarla daha da kaynaştık, ve kendilerinden çok şey öğrendim.
  • Aladağlar ile ilgili başka ama bence ayrı yazılması gereken bir anım daha var: Çamardı'na doğru minibüsle giderken, cura ve türküler eşliğinde ay tutulmasını seyretmiştik.
  • Saat 12'de başlayıp sabah gün doğduktan sonra bitirdiğimiz o koşu: karşımızda gün doğumu, Eymir'in patikalarında tam tur koştuktan sonra Yalıncak'tan tekrar kampüse inerken 2 yavru köpek bize eşlik etmişti. Koşu bitti, eve döndüm. Yatağıma girdim ve uyumadan önce Led Zeppelin'den Rain Song'u dinledim.
  • Ankara'ya geri dönerken aylardır huzursuz ve ağır hasta olan anneannemden vedalaşırken son kez geri dönüp elini sımsıkı sıkmıştım. O an ise benim ona son dokunuşum, ona gerçek hayatta son bakışım oldu. Şimdi sadece bazen rüyalarımda görüyorum kendisini.
  • Avusturya'ya geldiğimden beri ilk defa 2000 m üzeri bir zirveye çıktım. Bununla ilgili detaylıca zaten bir önceki yazımda yazmıştım.

Zor bir yıl olacağa benziyor gerçi, ama yine de umarım hepimiz için rüyaların gerçeğe dönüştüğü, bol dayanışmalı, bol gülücüklü bir yıl olur.

(Haftanın şarkısı Pentagram'dan "Geçmişin Yükü". Bu şarkının Spotify'da iki versiyonu mevcut: biri 2012 çıkışlı MMXII albümünden orjinal kayıt, diğeri ise 2017 yılında yayınlanan Akustik albümünden. İkisi de gayet güzel ama buraya Akustik albümünden olanı koymaya karar verdim.)

Sunday, November 11, 2018

Eisenerz Alpleri, Gößeck Zirvesi

Giriş
Bu günler havalar mevsim normallerine göre daha sıcak. O yüzden bu haftasonunu iyi değerlendirmek istedim. Böylece, daha önceden dağlara merakı olan bir iş arkadaşımla yakınımızda bulunan dağları konuştuğumuzda adı geçen zirvelerden biri olan Gößeck'e gitmeye karar verdim.
"Bergfex" ve "alpenverein" uygulamalarından bu dağa nasıl, hangi rotadan gidebileceğimi araştırmıştım. Bu uygulamalar insanların Alplerdeki yürüyüş, tırmanış, koşu ve dağ bisikleti rotalarını paylaştığı çok kullanışlı uygulamalar.
Böylece haftasonu (Cumartesi günü) yola çıkmaya karar verdim. Bundan sonra yanıma neler alacağımı, nereden nasıl gideceğimi planlamaya başladım. Yukarıda bahsettiğim arkadaşımla konuşup birkaç tüyo aldım. Yarışa katılacakmışım gibi içimde bir heyecan vardı.
Bu yazıda genel olarak yaptıklarıma dair anlatmak istediğim şeyler yer alıyor. Ama öncelikle dağın bulunduğu coğrafi konum ile ilgili kısaca bilgi vermek iyi fikir olabilir.

Eisenerz Alpleri
Benim yaşadığım şehir, Leoben, Ennstal Alperi'nin hemen yanında (güneyinde) bulunuyor. Ennstal Alperi ise Doğu Alpleri olarak adlandırılan bölgenin bir parçasıdır.  Ennstal Alplerinin güneyinde ise Eisenerz Alpleri (Almancası "Eisenerzer Alpen") bulunuyor.
Eisenerz Alplerinin en yüksek zirvesi Gößeck (2214 m). Okuduğum bazı kaynaklara göre ise bu dağ silsilesinin en çok bilinen zirvesi Eisenerzer Reichenstein (2165 m). Aşağıdaki resimde Leoben dahil Eisenerz Alpleri ve iki yüksek zirvesi görülüyor.

Sağ aşağıda görünen Leoben, ve Eisenerz Alpleri
Bundan 2 hafta önce Leoben'in yakınlarında çıktığım bir koşuda, Schafberg'den çektiğim bu fotoğrafta Eisenerz Alplerinin iki yüksek zirvesi (Gößeck ve Eisenerzer Reichenstein) belli oluyor.

Schafberg'den Eisenerz Alpleri manzarası

Çıkış Rotası
Dağın en sık kullanılan rotası Schardorf isimli köyden başlıyor. Köyden dağa doğru ilerleyince yürüyüşçüler, dağcılar için bir otopark var (ücreti ise 1 Euro). Bu noktanın yüksekliği yaklaşık olarak 900 m. Zirveye olan uzaklık ise yaklaşık 6 km.
Schardorf'tan başlayarak zirveye çıkan rota aşağıdaki resimde belli oluyor. Yol 693 No.'lu yürüyüş yolu ("Wanderweg Nr. 693") olarak numaralandırılmış. Aslında başka çıkış rotaları da mevcut ama en sık kullanılan çıkış rotası bu 693 No.'lu yürüyüş yolu.

Rotanın haritadaki görüntüsü
Rotanın eğim grafiği

Hazırlıklar, yanıma aldığım malzemeler
Edindiğim bilgilere göre Cumartesi sabah hava parçalı bulutlu, aşağılarda hava 6, 7 derece civarı olacaktı. Zirvede havanın gün boyu yaklaşık 3, 4 derece olacağı yazıyordu. Hissedilen hava durumu ise yaklaşık -1 derece olacaktı. Buna göre, biraz da ilk defa gideceğim için ve tam olarak neyle karşılaşacağımı bilemediğim için biraz daha ihtiyatlı davranıp ihtiyacımdan fazla malzeme aldım. Sabah giyidiğim şeyler dışında (yürüyüş pantolonu, tişört, uzun kollu üst, yağmurluk, eldiven, ve Buff) ekstra olarak aşağıdakileri yanıma aldım:
  • Çikolata, karbonhidrat jeli, ve yarım avuç badem
  • Yaklaşık 1 litre su
  • Uzun kollu üst iç katman
  • Kısa kollu üst iç katman
  • Koşu pantolonu
  • 2 Buff
  • Bere
  • Batonlar
Aldıklarımın içinde uzun kollu üst iç katmanı ve pantolonu hiç kullanmadım. Ama diğerlerini (özellikleri Buff'ları ve bereyi) iyi ki yanıma almışım! Ayrıca yanıma su almam gerektiğini, yol üzerinde su ikmali yapma olanağının olmadığını biliyordum. O yüzden yeterli olacağını düşündüğüm kadar su aldım.

Ulaşım
Ankara'dayken, buraya taşındığımda yapacağım şeylerden biri olarak bisikletle dağlara doğru sürüp, sonra bisikleti bir yere bırakıp batonlarımla devam etmeyi hayal ederdim. Bunu yapabileceğim rotaları araştırırdım. Böylece bu dağa da ulaşımın nasıl olacağı sorusunun cevabı zaten en baştan belliydi.
Dağın eteğinde bulunan Schardorf Leoben'den yaklaşık 16 km uzaklıkta. Bu yol esnasında yaklaşık 450 m de irtifa kazanacağım için sürüş mesafesini 1 saatten biraz daha fazla olarak hesapladım. Dönüşte ise kısa bir yokuş dışında hep ineceğim için yolu 40 dk'da katedebilirdim.
Sabah saat 8 gibi Schardorf'ta olmayı planlamıştım. Saat 6'da uyanıp 7 gibi yola çıktım. Yolda karşılaşacağım soğuk havadan dolayı kalın eldivenlerimi giymiştim. Schardorf'a yaklaştıkça yokuşların eğimi arttı, yavaşladım, terlemeye başladım ve giyindiğim şeyler birden bire aşırı kalın gelmeye başladı. Eldivenlerimi çıkardım. 
Sisten dolayı pedal çevirdiğim istikamette herhangi bir dağ olduğuna beni aslında kimse inandıramazdı! Gerçekten etrafta sadece normal tepeler görülüyordu. Ama haritaya göre doğru yoldaydım, ve bisikleti park edip patikaya girseydim karşımda koskocaman bir dağ olmalıydı.. Benim göremediğim bir dağ. Görünmeyen bir dağa çıkmanın aslında korkunç bir duygu olduğunu söylemeliyim. Ama bu da zaten yola ayak basmamın sebeplerinden biriydi. Bilinmeze doğru çıkmak.
Saat 8:04'ta Schardorf'a vardım. Yukarıda da yazdığım gibi patikanın başladığı noktada bir park yeri var. Oraya bisikletimi kilitledim, üstümdekileri değiştirdim, yeni bir Buff kafama geçirdim ve yola başladım. 



Çıkış, zirve, iniş
Başlarda yol genişti ve koşmaya müsaitti. Ben de temkinli ve nabzımı çok artırmayacak şekilde koşuyordum. Sonra yol beni tek kişilik patikaya soktu. Buralarda zemin nemliydi ve ağaç kökleri kaygandı. O yüzden pür dikkat devam etmek gerekiyordu.  Biraz daha çıktıktan sonra ağaç kökleri azaldı, yerini ıslak taşlar aldı. Bunlar ise kayganlık bakımından ağaç köklerinden daha tehlikeliydi.
Sisten dolayı etrafı göremiyordum. Ama biraz yükselince, ve sis azalınca karşımda koskoca duvarlar belirdi.. Özellikle koşarken dikkatiniz ayağınızın altında oluyor, bu yüzden beklemediğiniz anda başınızı kaldırıp karşınızda aslında bir dağın olduğunu görmeniz inanılmaz iç ürpertici olabilir (pozitif anlamda). Aşağıdaki duvarları ben daha yeni farkediyordum!

Sis azalıyor, ve boşluk olduğunu sandığınız yerlerde duvarlar olduğunu görüyorsunuz!
Arkadaşım tarafından rota üzerinde Alplere özel "Steinbock" isimli dağ keçilerini görmemin muhtemel olduğunu, etrafıma dikkatlice bakmam gerektiğini öğütlenmiştim. Tam bu sisin azaldığı yerlerde iki yavru keçinin derenin karşı tarafında hoplayıp zıplayarak koştuğunu gördüm. 
Hala yokuşların daha normal olduğu yerlerde koşmaya devam ediyordum. Fakat çıkışın  ortalarında aslında az su aldığımı farkettim. Hava şartlarının değişmesi, fazla su kaybetmem gibi etkenler biraz paniklememe sebep oldu ve daha az terlemek için yavaşlamam gerektiğini farkettim. 
Sis azaldı ve karşıma çarşaklar çıkmaya başladı. Aladağlar'dan beri görmediğim çarşaklarla karşılaşmak güzel bir duyguydu. Ama neyse ki çıkış rotası insanları çarşaktan çıkartmıyor.
Rota gayet güzel işaretlenmiş. Yolun üzerinde taşlarda ve bazen ağaçlarda Avusturya bayrağı gibi yukarıdan aşağıya kırmızı-beyaz-kırmızı olarak boyanmış yatay çizgiler görebilirsiniz. Patikanın belirsizleştiği yerlerde bu işaretler gerçekten işe yaradı.

Kırmızı-beyaz-kırmızı yürüyüş yolları işaretleri. Dağdaki bütün yollar böyle işaretleniyor

Ağaç sınırına yaklaştıkça çarşaklar belirmeye başlıyor
Ağaç sınırı yaklaşık 1700 m'den başlıyordu. Zemin de, hava şartları da, manzara da bu noktalardan itibaren değişmeye başladı. Zemin daha sert ve daha kuru, hava daha sıcak, manzara ise muhteşem olmuştu.


Hava ısınınca daha çok terlemeye başladım. Bir noktada durup üstümdekileri değiştirdim. İki katman yerine tek katmana ve kısa kolluya geçtim. Üçüncü kuru Buff'ımı kafama geçirdim ve yola edvam ettim. Koşarken 5, 6 km bu kazar uzun gelmiyordu! Yükseldikçe rüzgar da yavaş yavaş artıyordu ama kötü birşey değildi bu, iyi geliyordu.
Güzel bir ritim yakalamış yoluma devam ediyordum. Arada arkama dönüp manzarayı seyredip şaşırıp gülümsüyordum. Daha çok ise önümde daha çıkmam gereken yüzlerce metreye bakıyordum. Çok çok nadir duyulan bazı kuş kanat çırpması sesleri dışında mutlak doğa sessizliği inanılmaz huzur vericiydi. Platoya yaklaştıkça eğim azalmaya başladı. Zirve hafif sağımda kalıyordu. Herşey yolundaydı. Platonun ortasına gelince yine karşımda yaklaşık 10'luk bir keçi sürüsü belirdi, ama ne yazık ki çok uzaktalardı ve resimlerini çekemedim. Onlar kendi yollarına devam ettiler ben ise sağa dönüp zirveden önceki son yokuşa girdim.
Alplerde belli bir yükseklikte olan zirvelerde  haç bulunur. Bu geleneğin farklı sebepleri varmış. Eski derebeylerin güç gösterisi olarak bunu yaptırdıkları söylenir. Şimdi ise zirvede gerçekleştirilen toplu dualar için haç dikildiği söyleniyor. Sebebi ne olursa olsun, böyle bir gelenek var. Bu zirvede bulunan haç da uzaktan belli olmaya başlamıştı. Neden bilmiyorum, uzaktan görünen o haç içimde bir ürpertiye, garip bir duyga sebep oldu. 

Gößeck zirvesinden Eisenerzer Reichenstein zirvesi görülüyor
Zirveye ulaştığımda iki dağcının daha orada olduğunu gördüm. Merhabalaştık. Çantamı yere bıraktım ve uzun süredir hayalini kurduğun çikolatayı ağzıma tıktım! Manzara nefes kesiciydi. Dondurucu sayılacak kadar soğuk ve sert bir rüzgar esiyordu. Yine üstüme kalın yağmurluğumu, ve Buff'ımın üzerinden de bir bere giydim. Ne yazık ki zirve defteri yerinde değildi. Yerinde olsaydı bu çıkışı kime ithaf edeceğimi belki tahmin edebilirsiniz.
Biraz soluklandım. Çevremdeki manzarayı izledim, birkaç fotoğraf çekip inmeye hazırlandım. İnişte tabiki daha hızlıydım (koşuyordum), daha düşük nabızla, artık su azlığı korkusu çekmeden keyifle iniyordum. Platoyu geçip taşlı patikaya girince aslında biraz yavaşlamam gerektiğini hatırladım: "Önemli olan zirveye ulaşmak değil, sağlıklı bir şekilde zirveden geri dönebilmektir!"


İniş çarşağı olan her yerde çarşaklarını kullandım. İnişim hızlı olduğu için zeminin nasıl değiştiğini daha iyi farkedebildim: En aşağılarda güz yapraklarıyla kuru taşlar vardı. Aralarda, yani ağaç sınırından önce havanın nemli olmasından dolayı ıslak ve kaygan taşlar, ağaç sınırının ötesinde ise bol çarşaklı kuru taşlı zeminler vardı. Platodan zirveye kadar ise tek kişilik topraklı patika vardı. 
Son olarak çıkışta ve inişte karşılaştığım insanlardan bahsetmek istiyorum. Çıkışımda toplam 3, inerken ise yaklaşık 12 kişiyle karşılaştım. Türkiye'de olduğu gibi burada da dağcılar çok sıcak kanlı. Bunu doğaya çıktığım her seferinde görüyorum. İnsanlar hep gülümseyip karşındakini arkadaşça selamlıyor. Bahsetmek istediğim bir diğer konu da genel olarak spor kültürünün yaygınlığı. Saatin erken olmasına, ve havanın da tam evde kalmalık olmasına rağmen bu kadar insanı bu dağda görmek, halkın spora ne kadar meraklı olduğunun bir göstergesi. Aslında bunu şehirde de görmek mümkün. Çevremdeki insanların çok büyük kısmı yürüyüş, kayak, bisiklet veya tırmanış gibi spor dallarının en az birine ilgi duyuyor. Yaşadığım şehrin küçüklüğüne karşın dışarıda bir çok koşan insana denk geliyorum. 
Buranın dağları bol, işaretlenmiş ve bakımlı patikaları var, herşey spor için müsait, ama taşından toprağından Aladağlar'da olduğu gibi Türkü fışkırmıyor..

Aşağıda çıkışımın "Relive" uygulaması yardımıyla üretilen animasyonunu izleyebilirsiniz:


(Bu haftanın şarkısı Büyük Ev Ablukada grubundan "GÜNEŞ YERİNDE". Bütün şarkı güzel ama özellikle 7:50'den sonra başlayan enstrümantal bölümü ayrı seviyorum.)

Sunday, November 4, 2018

Doğa'ya sığınmak

14 Ekim, pazar günü. Graz Maratonu'na katıldım. Aslında sırf tam yanı başımda böyle bir etkinlik var diye katılmak istedim, "sıfır antrenman" ile. "Koşucu"lar bilir maraton hazırlık planlarını. Yazılır, çizilir. Bu hafta şu kadar koşmam lazım, yarışa (koşu denmez, yarış denir (!)) bilmem kaç hafta kala son 30k'yı koşacağım falan..

Tüm bu işlere girmeden maraton koşmak da oluyormuş, hem de en iyi derecemden sadece 3 dk daha geç bitirerek.

Yazının asıl temasına başlamadan önce, bu sene  25.'si düzenlenen Graz Maraton'undan biraz bahsetsem fena olmayacak.

Dediğim gibi hiç hazırlanmamıştım. Süre olarak hedefim sadece 3:30:00'ın altında bitirmekti. Aslında kayıt bile yaptırmamıştım daha. Cumartesi sabah Leoben'den trenle Graz'a geldim. Dayımla buluşup beraber maraton fuar alanına geldik. Fuar alanı şehir merkezinde, eski bir alışveriş merkezinin tarihi binasında bulunuyordu. Kaydımı yaptırıp dayımların evine geldik.

Ertesi gün maraton koşacakmışım gibi bir his yoktu hiç içimde. Böyle olunca daha rahat oluyormuş herşey. Koşuya özel herhangi birşey yapmadım. Sadece biraz daha erken yatağa girdim.

Sabah hafif birşeyler yedikten sonra koşunun başlayacağı alana, Graz Opera Salonu'nun karşısına geldik. Hava güneşli ve belki de azıcık sıcaktı. Koşmak için güzel bir havaydı diyebilirim. Alan tahmin ettiğimden çok daha kalabalıktı.

Bu etkinlikte aslında 3 ayrı kategori koşuluyor: 10 km, yarı maraton, ve yarı maraton rotasını iki defa dönen maraton. Graz maratonunu eleştirmek için öne sürülen bu aynı rotayı 2 defa koşma olayı başta bana da biraz korkunç gelmişti. Sonra geçen sene Eymir Göl Maratonu'nda eymir'de 4 tur atıp aslında hiç de sıkılmadığımı hatırladım. Graz'da da hiç sıkılmadım. Hatta ikinci turda artık tanıdık gelen yerlerden koştuğum için zaman biraz daha hızlı bile geçti diyebilirim. Bildiğiniz yerlerde koştuğunuzda herhalde siz de daha rahat koşuyorsunuzdur.

Koşu esnasında şöyle bir plan yapmaya karar verdim: koşacağım 42 km'yi 4 ayrı "tur" olarak ayırdım, ve her biri için belli bir ortalama pace'de koşmayı denemeye karar verdim: 1-10 km için 4:45, 11-30 km için 4:37, 30-40 km için 4:27, 41-42 km için ise artık ne kadar gücüm varsa o kadar hızlı koşacaktım. Plan gayet başarılı bir şekilde gerçekleşti. Koşuyu 3:13:11 ile bitirdim.

Beslenme olarak yanıma 4 karbonhidrat jeli aldım, ve üçünü tükettim. Üçüncüye gerek var mıydı bilmiyorum. 42 km asfalt üzerinde koştuğunuzda bazen yemekle kendinizi eğlendirme (ödüllendirme) ihtiyacı duyuyorsunuz. Onun dışında istasyonlarda sürekli su almaya dikkat ettim.

Son olarak bahsetmek istediğim şey, insanların müthiş desteği. Avusturya'da en popüler olan spor kayaktır. Kayak yarışlarında sporcuları alkışlama yöntemi olarak "hop hop hop..." diye seslenilir. Maraton esnasında da insanlar ya elleriyle alkış tutuyorlardı, ya da "hop hop" diye destekliyorlardı. Açıkçası çok sempatik bir alkış yöntemi olduğunu söyleyebilirim. Mahallelerinden geçtiğimiz insanlar evlerinden destekliyorlardı bizi. Bir ev içeriden hoparlörü pencereye yaklaştırıp yüksek sesle "Eye of the Tiger" tipi şarkılar çalıyordu. Bir binanın sakinleri evin önüne masa kurup keyifle zaman geçirip aynı zamanda koşuculara moral veriyorlardı.

Finiş'e yaklaşıp artık son kilometrenin koşulduğu yerler, benim için şehrin en güzel bölgesi olan "Hauptplatz"tan geçiyor. Oradaki ortam gerçekten muazzamdı. Kalabalığın içinde dayımı da gördüm. Nihayetinde bu güzel şirin maratonda Finiş'e ulaşmayı başardığımda her zamanki o zor şeyi başarmanın verdiği mutluluğu yaşıyordum.

Dayıma bütün koşu esnasında verdiği destekten dolayı minnettar olduğumu da söylemek isterim. Sorunsuzca ve aylarca önceden planlama yapmadan böyle keyifli bir maraton koşmamda payı çok büyük.

Günün geri kalanını da ailemle geçirdim.. Sonra akşam trenle Leoben'e döndüm. Yol 45 dk sürüyor. Trenden inip marketten alışverişlerimi de yapıp odama geldim.

Şimdi yazının asıl yazılma sebebine gelelim.

O gün, o saate kadar annemden, ablamdan haber almamış olmamdan dolayı bilinçaltım bana neler olabileceğini söylüyordu.. Zaten olacaklar aylardır uzaktan görünen siyah bir bulut gibi kendini belli etmeye başlamıştı. Ve evet, ne yazık ki annemden korktuğum haberi aldım. Son senelerde olmasından korktuğum şey olmuştu, anneannemi kaybetmiştik.



Bu olayı duyduktan sonra yaşadıklarımı anlatmak değil amacım. Burada ilk defa gerçek bir kayıba, acıya katlanmak zorunda kaldığımda doğanın nasıl bir onarıcı özelliği olduğunu anlatmak istiyorum.

Koşmak, koşulamayan yerlerde yürümek, saatlerce bisiklet sürmek, dağlara çıkmak. Böyle zamanlarda hiçbirşeyi düşünmek zorunda kalmıyor insan. Varlığımızın en basit dürtüsü, hayatta kalma dürtüsü dışında başka birşeyin önemi kalmıyor.

O pazar gününden sonraki ilk haftasonunda Leoben'in yaklaşık 10 km yakınında bulunan 1627 m yükseklikteki Mugel tepesine koştum. Yol üzerinde denk geldiğim güzellikleri burada anlatmam pek mümkün değil. Bazen tüylerim diken diken oldu. Beethoven doğada yürüyüş yapmayı severmiş. Böyle kışkırtıcı bir doğa onun gibi bir dahi yeteneğe böyle muazzam eserler yaratmasına nasıl yardımcı olduğunu anlayabiliyorum. Hem yolda, hem de zirveye ulaştığımda yaşadıklarımda aklıma hep anneannem geldi, varlığını çevremde hissettim.



Tekrar iyileşmek için, belki de kabullenmeye çalışmak için yapılabilecek en iyi şey doğaya sığınmakmış. Doğadan geldik, ona aitiz, bizi nasıl iyileştireceğini en iyi o biliyor.




Anneannemin yokluğunu bir nebze de olsa doldurabilecek zamanlar, yüksek dağlarda, yemyeşil ovalarda, kuşların cıvıltısı eşliğinde, karda, yağmurda geçireceğim zamanlar olacaktır.

Kendisi de dağlara, yeşile, canlılara hayrandı. "Bir kuş olmak isterdim" derdi hep..


En son gördüğümde "sana tek bir nasihatim var" demişti, "ne olursa olsun sinirlenme, haklı olduğunu düşündüğün zamanlar bile kendine hakim ol" demişti.





Yeğenim Elina'nın kaleminden, anneannemin vefatından 3 hafta sonra çizdiği portresi

(Bu haftanın müziği, Barış Manço'dan "Dağlar Dağlar". Anneannem çok severdi. Ben çocukken mutfakta kaset çalardan dinlerdi.)


Friday, August 17, 2018

Aladağlar Sky Trail 2018

Benim için bu normal bir yarış değil. Haftalar, aylar önceden hayaller kurdum, düşündüm, çalıştım, hazırlandım. O zaman yazımda da bir tek yarış gününe yer veremem. Bir hafta öncesinde, bir kaç gün öncesinde, ve yarışın sonrasında neler hissettiğimi belki ileri bir zamanki "ben" için buraya kaydetmek istedim.

Demirkazık köyünden Sokullupınar'a doğru çıkış

Cuma 3 Ağustos (Yarıştan bir hafta önce)
Yarışa bir haftadan tam 4 saat fazla var. Antrenman olarak kendimi hazır hissediyorum. Geçen haftasonu dağda bol fiziksel aktiviteli 2 gün geçirdiğimden hafta içi biraz yorgunluk hissediyordum. Aynı zamanda her yarışa yaklaştığımda hissettiğim o klasik "suni" yorgunluk duygusu da var.
Mental olarak ise kendimi hazırlamak için yeterince zamanım oldu. Aslında hayatımın en sorunsuz dönemlerinin birinden geçmiyorum. O yüzden haftaya katılacağım koşuya "yarış" olarak değil de, bazı şeyleri unutmak, ya da bazı sorulara cevaplar bulabileceğim bir çeşit hac yolculuğu olarak bakmayı tercih ediyorum. Belki oturup saatlerce dağları izlemek, düşünmek, hayaller kurmak için zamanım olmayacak ama 11 Ağustos günü bu 45 km'lik parkur boyunca cömert dağlardan geçip, eğer mümkün olur da sağlıklı bir şekilde (ya da artık dağlar nasıl müsaade ederse) koşuyu bitirebilirsem, uzun süre bunun etkisinden çıkamayacağımı biliyorum.
Geçen haftaki etkinlik her bakımdan iyi geldi bana. Aladağlar'ı daha çok tanıdım. İlk defa gördüğüm yerler oldu. Güneşin nasıl yaktığını, havanın aniden nasıl soğuyup insana "kötü" sürprizler yapabildiğini gördüm. Bunlar dağlara yıllarını vermiş insanların yaşadıkları karşısında hiç birşey, o yüzden fazla anlatmaya utanıyorum, gerek duymuyorum.
Geçen hafta benim için önemli olan bir diğer şey, MTA zirvesine çıkmış olmam oldu. Önceki etkinlikte Emler'e tam varmak üzereyken geri dönmüştük. Bu sefer ise zirveye Elif Maviş'in peşinden vardım. Bu da benim için ayrı güzel bir anı, ve gurur kaynağı oldu.

Elif MTA Zirvede

Şimdi ise tekrar şehri unutabileceğim, oraya gideceğim zamanı hayal ediyorum. Aslında yarışmak için gidiyor olacağım, bir sürü hırslı, ve insanlara yoldaş olarak değil de rakip gözüyle bakan koşucu da orada olacak, ve bir sonraki ziyaretim kim bilir ne zaman olacak..

Perşembe 9 Ağustos, Saat: 00:33
Çarşamba öğleden sonra Kamil ile Ankara'dan yola çıktık. Yaklaşık 4 saat süren yolculuktan sonra dağevine varmış olduk.
Şu an ORDOS dağevinin çatısında tulumumun içindeyim. Kenarda akan suyun sesi geliyor. Buradaki huzur tarif edilemez.
Yarın sabah Karagöl'e kadar araçla çıkıp oradan davlumbaz tepeye çıkacağız. Rota üzerinde baba yapıp, yolu düzelteceğiz. O kısıma ekstra dikkat edilmesi gerekiyor çünkü en çok şikayet oradan geliyor. Çarşak çok zor çıkılıyor, ve yukarıdan insanların kafasına taş gelebilirimiş.
Organizasyon ekibinin telaşına ve çalışmalarına şahit olmak çok güzel. Gönüllü olarak böyle bir etkinliği düzenlemek kesinlikle çok zor, ve saygıya değer.

Cuma 10 Ağustos, Saat: 20:30
Perşembe sabah dağevinde Soner baz istasyonunun kurulmasına yardım ettikten sonra hazırlanıp karagöle doğru yola çıktık. Orada Davlumbaz'a (isimsiz zirveye) kadar babaları iyileştirdik. Yeni babalar yaptık. Bazı yerlerde rotayı temizledik. İlke defa dağ keçileri gördük. Karagöl'e geri dönüp oradan Çömçe'ye, diğer kamp yapanların yanına gittik. Gece çok eğlenceli geçti. Yıldızlar harikaydı. Sabah 6'da uyanıp sıkı bir kahvaltıdan sonra aşağıya, internetin çektiği yerlere, ve bunun sonucunda can sıkıcı haberlere indik. Kayıt yaptırdım. Bugün daha çok dinlenip kuruyemiş falan yedim.
Şimdi yatakta bunları yazdıktan sonra uykuya geçeceğim. 2:15'de kalkmayı planlıyorum.

Çömçe'deki kampta bizden hiç ayrılmayan, geceleğin uzun uzun havlayıp oraya buraya koşturan köpeğimiz


Cumartesı 11 Ağustos (Yarış günü)
Yarış saat 4:30'da başlayacaktı. Önceki akşam 20:30 civarı yatağa girip saat 2:15'e alarm kurdum. Stresli olmama rağmen rahat bir uyku çektim diyebilirim. Zorunlu malzemeler dışında yanıma aldığım şeyler: 6 karbonhidrat jel, güneşten korunmak için şapka dışında sabah saatlerindeki soğuktan korunmak için buff, tozluk, ve tabiki batonlar.
Kamil ile aldığımız kahvaltı malzemelerini dağevinin giriş katındaki salonda açıp yedik. Yarış başlangıcından önce son bir zorunlu malzeme kontrolünden geçtikten sonra start alanına yerleştik. Ve yarış 17 saniye gecikme ile (!) başladı. Hava beklediğim kadar soğuk olmadığı için yağmurluğumu ve uzun kollu içliğimi giymeden bir tek tişört ile başladım.
Yarış boyunca iki ayrı istasyon türü var: "ana istasyon" ve "güvenlik noktası". Ana istasyonda yiyecek içecek ikmali yapılıyorken güvenlik noktalarında sadece koşucunun üzerindeki çipten, onun o noktadan geçtiği zaman kaydediliyor. Aynı zamanda güvenlik noktaları yarış boyunca geçilen 3 zirvede bulunuyor. Toplam 5 ana istasyon ve 3 güvenlik noktası dışında, rota boyunca toplam 15 noktada gönüllüler bulunuyordu. Bunlar ise her koşucunun o noktadan geçtiğini kaydedip telsiz ile merkeze kaydediyordu. Yani ortalama olarak rota boyunca her 2 km'de en az bir kişi bizim için dağda bulunuyordu. Böyle yüksek güvenlik sistemi olmadan bu dağlarda yarışı düzenlemek imkansız.
Rotanın 5. km'sinde bulunan Sokullupınar'a saat 05:05:03'de vardım. Bu bölge, teknik toplantıda da bahsi geçtiği gibi dağın başlangıcı sayılır. Normalde traktör yolu biraz daha devam eder, ve gelincik kayaları adlı bölgede tamamlanır. Bu bölümleri karanlıkta koştuk. Ben aldığım tavsiye ile sürekli ve derin nefesler almaya gayret ediyordum. Yükseğe uyumun (acclimatization) tam yapılamadığı durumlarda hızlı bir şekilde yükseğe çıkmanın etkilerini minimuma indirmek için yapılması en önemli şeydir bu. Ben yarışa 3 gün kala gelmiştim Aladağlar'a, halbuki ideal bir "acclimatization" için bir hafta önceden gelip zaman geçirmek gerekir.
Hava yavaş yavaş açmaya, yükseldiğimiz için ise soğumaya başlıyordu. Tişört ile yarışa başlamanın hiç de iyi fikir olmadığına ikna olmuştum artık. Çok da direnmenin bir manası olmadığına kanaat getirip durup çantadan yağmurluğumu çıkarıp giydim.


Dağda hızlı bir şekilde yükselmenin negatif etkilerini önlemek için yapılması gereken bir diğer şey de bol bol su içmek. Bunu da ihmal etmemeye çalışarak eğimin koşulabilir olduğu yerlerde koşmaya çalışarak devam ediyordum. Çelikbuyduran bele kadar olan patikayı birkaç kez gidip geldiğim için yolu biliyordum. Bu ise bana sanki evdeymişim gibi hissettiriyordu. "Birazdan kapıya varacağım", "ahan da dinlenme taşı!" diyordum kendi kendime. Önceden bilinen patikalarda koşmanın sağladığı pozitif ruh halini herhalde en çok bu yarışta deneyimleyebildim.
Yolun çok uzun olduğunun farkında olup kendimi fazla zorlamadan devam ederek starttan 12.5 km uzakta olan Çelikbuyduran istasyonuna (saat 06:46:07'de) vardım. Çelikbuyduran, Emler zirvesine tırmanmak için Sokullupınar üzerinden yola çıkan dağcılar için bir dinlenme alanı sayılır. Buradan akan su çok çok soğuk olur. Ve bu yüzden akan su için "çelikbuyduran" denir. Bu su çeliği bile dondurur!
Bu yarışın benim için özel olmasının sebeplerinden biri, bütün istasyonlarda tanıdığım sevdiğim insanların beklemesidir. İlk ana istasyonda Ersin ve Hakan vardı. Sularımı doldurup, bir iki şey yedikten sonra Emler zirveye doğru yola çıktım. Emler, 3723 m yükseklikle Aladağlar bölgesinin ikinci en yüksek zirvesi. Merak edenler için, bölgenin en yüksek zirvesi ise Emler'in karşısında bulunan Kızılkaya (3770 m).
Hava iyice aydınlanmış sayılırdı fakat güneşi Çelikbuyduran istasyonundan geçtikten 10 dk sonra, yani bele varınca görmeye başladık. Soğuk gerçekten rahatsız edici olmaya başlıyordu, o yüzden güneşi görmek iyi geldi. Biraz daha hızlanmaya karar verdim. Küçük taşlı patika bitip büyük kayalar arasından çıkmaya devam edip zirveye vardık. Orada ise Tuna vardı. Tokalaşıp Emler sırtından Yedigöller bölgesine inmek için devam ettim. Sırttan inişe geçince ilk benim için zorlu sayılan bir yerden geçtim. Ondan sonra iniş çarşaklı olmaya başlıyordu böylece ben de hızımı artırıp koşarak inmeye başladım. Çarşak inişinin keyfine rota boyunca doya doya vardım.
Buradan Yedigöller platosuna varıp Direktaş istasyonuna vardım. Orada Erkan vardı. Tekrar sularımı doldurup bol kaşar peynir yiyip ayrıldım istasyondan. Plato üzerinde koşulabilir patikalar vardı. Yine önceki etkinliklerden bildiğim yerlerden geçmenin verdiği rahatlıkla koşuyordum. Sonra ise karşıma çıkmamız gereken zirve, MTA zirvesi çıktı. 3515 m yüksekte bulunan bu zirveye ulaşmak için pek zorlu sayılmayan, ama uzun ve eğimli olduğu için yorucu olan patikadan çıktım.

Direktaş istasyonundan ayrıldıktan hemen sonra
Zirve de güvenlik noktası sayıldığı için koşucuları DKSK'dan arkadaşlar bekliyordu. Orada yine tanıdık birini gördüm. İnişin biraz tehlikeli olduğunu biliyordum, ona kendimi hazırlamıştım. Asıl kayıp uçuruma yuvarlama tehlikesi olan noktada bir gönüllü duruyordu. Temkinli bir şekilde iniyordum. Buradan iki hafta önce tam da ters yönde, zirveye doğru çıkmıştık. Bu yolların hepsi bende güzel anılar bırakmıştı.
Tekrar koşulabilir patikalar başlamıştı, benim de genel durumum gayet iyidi. Belki de bu yüzden Maden Yayla su istasyonuna sandığımdan daha çabuk vardım. Orada sadece su ve kola vardı. Bol bol su içtim, yanımda bulundurduğum yarım litrelik "soft flask"i doldurdum ve yoluma devam ettim. Aslında bir de çantamın arkasına bağladığım 2 litrelik bir su torbam vardı ama onu meşhur Davlumbaz çıkışından önce hiç doldurmadım.
Maden Yayla'dan Karagöl ana istasyonuna kadar patikalar yine gayet keyifliydi (yorgunlukla beraber artık ne kadar keyif alınıyorsa). Yol üstünde bir sürü küçük baş hayvan vardı, koşarken onlara seslenip biraz muhabbet etmek iyi geldi. Arada bazı işaretleri devirmişlerdi tabi ama hiç sorun olmadı diyebilirim. Yol üstünde iki gece önce kamp yaptığımız Çömçe'den de geçtik. Kısa olmasına rağmen geçirdiğimiz güzel vakitleri, ve geride bıraktığımız insan sevgisiyle dolup taşan çoban köpeğini düşünüp duygulandım. Bu noktadan sonra artık Karagöl istasyonuna çok az kaldığını biliyordum. Bir yokuş aşağı ve işte karşımda yine tanıdık yüzler: Serdar ve Çiler. Soner'in tavsiyesiyle bu istasyonda dinlenmeyi biraz uzun tuttum, çantamı çıkardım (keşe bu arada yağmurluğumdan da kurtulsaymışım), su torbalarımı doldurdum, domates çorbası içtim, bir dilim karpuz, helva ve meyve barı yedim. İnsanlarla kısa bir muhabbet de ettim. Bu arada beni iki kişi geçti (Mehmet Arslan ve Olga Lyjak) ama hiç sorun değildi. Derdim insanlarla yarışmak değildi nasıl olsa, kendime verdiğim sözü tutumak istiyordum sadece.
Bu arada sonradan biraz pişman olacağım bir hareket yapıp batonlarımı topladım çantaya bağladım. Bunu yaparken Davlumbaz çıkışını düşünmüştüm, çünkü orada batonlar gereksiz, hatta insanı yavaşlatan bir yüke dönüşüyor. Ama ondan önceki yokuşları ihmal etmiştim. İstasyondan biraz uzaklaşmıştım ki hatanın neresinden dönsem kardır deyip durup batonları açtım. Fakat ne yazık ki bu noktadan itibaren artık yorgunluk çökmeye başlamıştı. Labirent gibi büyük kayaların arasından yavaş yavaş çıkıyordum. Artık gerçekten batonalara ihtyacımın olmadığı yere gelip batonları toplayıp yanıma aldığım iş eldivenlerimi elime geçirdim. Buradan itibaren biraz da içimdeki eğitimsiz kaya tırmanıcısı ortaya çıktı. Yol üstünde Feramuz ve Erman vardı. Sağdaki duvar gibi kayalara tutunup kendimi yukarı çekiyordum. Rotanın bu kısmında yapılacak başka birşey yok. Çarşak taşları çok küçük, ve bilmeyen, biraz da burnu yukarıda olan koşucuların "ben kendi bildiğimi yaparım" deyip batonlarla çıkması onlar için unutamayacakları bir hata olur. Elleri kullanmam gereken bölümden sonra karşımıza büyük kayalar üzerinden devam etmemiz gereken, İsimsiz tepenin son çıkışına kadar devam eden bir bölüm geliyor. Oralarda çok bitkin hissediyordum artık. Attığım her adımın beni tepeye daha da yaklaştırdığını anımsayarak devam ediyordum. Nihayet saat 11:23:55'de tepeye vardım (3517 m) , Soner orada müthiş enerjisiyle beni karşıladı. Ardından İsmet ile karşılaştım. İkisinin de güzel enerjilerinden nasibimi aldıktan sonra inişe geçtim.
Rotanın finish'e kadar olan bu kısmını hiç görmemiştim. Ama üzücü herhangi bir sürprizle karşılaşmadım. Dere yatağına kadar olan inişte bazı çarşak inişlerine denk geldiğimde hiç kaçırmadan hızlandım. Karşımda Büyük ve Küçük Demirkazık zırveleri vardı. İhtişamlarını ve güzelliklerini burada anlatmam imkansız, iyisi mi kendiniz bir gün gidip yakından görün.

İsimsiz zirve (Davllumbaz)'dan indiğimiz dere yatağı görünyor, karşıda Büyük ve Küçük Demirkazık (fotoğrafı perşembe günkü etkinlikte çektim)

Hala bitkinlik vardı üzerimde. Son istasyon olan Tekepınarı'na bir an önce varmak istiyordum artık. Ve nihayet vardığımda saat 12:28:05 olmuştu. Karşımda Ali Onur, Fatma Gül, ve ORDOS'tan tanıdıklar vardı. Yine enerji depoladım sayelerinde. Bol bol su içtim. Çok fazla birşey yemeden yola devam ettim.
İstasyondan hemen sonra kısa ama baton kullanmayı gerektiren bir çıkış vardı ve  oradan bitşe kadar hep iniş vardı. Aslında yorgunluk olmasaydı çok hızlı ve keyifle inerdim oraları ama pek mümkün olmadı ne yazık ki. Arpalık'a saat 12:51:35'i gösterdiğinde vardım. Traktör yolu üzerinden koşuyordum. Babalar artık yoktu, sadece bayraklar vardı işaret olarak. Bir yerden sonra traktör yolu üzerinde hiçbir işaret olmadığını farketmemle paniklemem bir oldu. "Acaba kaç km geri dönmem lazım" diyordum kendi kendime. Aslında inmem gereken yeri, Demirkazık köyünü görebiliyordum ama işte iniş patikasını bulmam gerekiyordu. Neyse ki yoldan ayrılan ve bayraklarla işaretlenmiş patikayı bulmam uzun sürmedi. Böylece biraz zorlanarak da olsa bayrakları takip edip finish'e saat 13:24:59'da vardım. Neredeyse 9 saat yoldaydım. Hedefimi tutturmuştum, ve hayatımın en uzun koşusu olmuştu.
Bu anı yarıştan önceki haftalar ve aylar önce aslında çok düşünmüştüm. Katıldığım yarışlar arasında en çok önemsediğim yarışı sağ salim bitirmek.. Ama yorgunluktan olsa gerek ki, çok fazla duygulanamadım. Bir an önce bitişte bulunan su, soda ve karpuzun olduğu bölüme geçip yiyip içmeye başladım.
Genelde 7., kendi kategorimde ise 3. olarak tamamlamıştım.
Yarış boyunca başımdan geçenleri uzun uzun anlattıktan sonra biraz da genel olarak aklımda olan noktalardan bahsetsem iyi olacak:

  • Öncelikle keşke yağmurlukla başlayıp, hava ısındıktan sonra yağmurluksuz koşsaydım. Hava gerçekten sıcaktı, korktuğumuz rüzgarlar falan esmiyordu. Çok daha konforlu bir koşu olurdu benim için.
  • İşaretler neredeyse bütün yol boyunca sadece doğal taşlardan, yani babalardan oluşuyordu. Havanın sisli olacağını da düşünüp bol bol yapılan babalar rotada hiçbir soru işareti bırakmadan rotayı takip etmeyi kolaylaştırıyordu.
  • Karbonhidrat jellerimden sadece üçünü tüketme ihtiyacı duydum. Jelleri azaltma planım hala devam ediyor ve bu zorlu yarışta da bunu sürdürmüş olmam güzel birşey. Yarışın hiçbir yerinde kaslarıma kramp girmedi, bu da önemli ayrı bir olumlu nokta.
  • İlk defa bu yarış için tozluk aldım. Aslında onlara ihtiyacım olacağından da kuşkuluydum ama son anda gidip almaya karar verdim. Aldığım tozlukların ayak topuğu kısıımlarında ekstradan korumalar var. Hem tozluğun kendisi, hem de topuklardaki korumalar bu tarz bir yarış için çok faydalı. Önceden buralarda yaptığım yürüşlerde/koşularda topuklarıma birçok darbe yemiştim.
  • Son olarak gönüllüler.. Bu yarışın en büyük kahramanları onlar. Nasıl çalıştıklarına, ne fedakarlıklar yaptıklarına kendim şahit oldum. Yarışa birkaç ay kaladan itibaren bir çok insan nasıl emek harcadı... İşaretleme yapmak, insanları istasyonları organize etmek... Ağır jeneratörleri zorlu yollardan zirvelere taşımak, orada iki gece geçirmek sonra yüklerle geri inmek... Yol üstünde sıcakta yapayalnız saatlerce oturup arada bir geçecek olan koşucuyu not almak... Başka bir yol üstünde çarşaklardan kolayca çıkabileceğini sanan koşuculara 12 saat boyunca durup dağcılığa giriş dersi vermek... Hepsine minnettarım. Onlar olmadan bu yarışı gerçekleştirmek imkansız. Hiçbir koşucu onlar olmadan bu parkurun ilk zirvesini bile yapamaz.

Pazar 12 Ağustos, Saat: 7:04
Yarışa hazırlık süreci, ve yarışın kendisi bittiği için biraz üzülüyor, ama aynı zamanda böyle bir deneyimi yaşadığım için de çok seviniyorum. Harika yeni insanlar tanımak, yeni şeyler öğrenmek, şehirde tatmanın mümkün olmadığı inanılmaz güzel duygular yaşamak. Bir koşu yarışının benim hayatıma kattığı şeyler bunlar. Yaptığım sporu seviyorum.

Not: yazının başında bahsettiğim yolunda gitmeyen şeyler nihayet yoluna gitti sayılır. Aladağlar'ın uğuru mu? Bence öyle.

(Bu haftanın şarkısı, Demirkazık'tan Ankara'ya dönerken dinlediğimiz şarkısı: Yaşart Kurt'tan "Anne".) 

Wednesday, July 11, 2018

Bob Graham Round

Sosyal medyada koşu ve genel olarak doğa sporları dünyasından isimleri takip ediyorsanız geçtiğimiz hafta sonu, 8 Temmuz pazar günü, #BGR hashtag'i ile yapılan paylaşımlara denk gelmişsinizdir. Olay şu: hayranlıkla (ve bazen şaşkınlıkla) takip ettiğimiz Kilian Jornet tarihi bir rekora imza attı.
(Kaynak: https://www.theguardian.com/lifeandstyle/the-running-blog/2018/jul/09/ultra-runner-kilian-jornet-smashes-lake-district-endurance-race-record)

Efsanevi Pierra Menta kayak yarışında sakatlanan Kilian daha 3 hafta önce doktorları tarafından "koşabilirsin" onayı aldı. Ve hemen Skyrunning sporunun doğum yeri olan Monte Rosa'da partneri Emelie Forsberg ile takım olarak yarıştı. Emelie kadınlar kategorisinde birinci olup parkur rekorunu elde etti. Sonraki hafta sonu Kilian, Marathon du Mont-Blanc'ı birinci olarak bitirdi. Bu hafta sonu ise İngiltere'nin kuzeybatısında (Lakeland bölgesinde) bulunan Keswick kentine geldi; 36 yıldır kırılamayan bir parkur rekorunu kırmak için. 

Rotanın adı Bob Graham Turu (Bob Graham Round veya BGR). İlk defa 1932 yılında, zamanında 42 yaşında olan Bob Graham adlı bir otel işletmecisi tarafından katedildi. Keswick şehri asıllı Dr. Wakefield, bu zorlu etabın asıl amacını şöyle tanımlanmış: "24 saat içinde mümkün olduğunca fazla 610 metre (2000 ft) yüksekliğe sahip tepelere tırmanıp başlangıç noktasına geri dönmek". Bu "tepe avcılığı" diyebileceğimiz maceraya Bob Graham katılmaya karar veriyor ve 42 tepeden oluşan bir rotayı 23 saat 39 dakikada bitirip bir rekora imza atıyor ve ileride kendi adıyla anılacak bir rota yaratmış oluyor. Toplam mesafe yaklaşık 106 km (66 mil) ve irtifa kazanımı ise toplam 8,200 m. Buna bir de zorlu hava ve zemin koşullarını eklerseniz 24 saat altında bitirmenin gerçekten hiç de kolay olmadığını tahmin edebilirsiniz. Bu güne kadar bunu başaranların sayısı 2000'i geçmiyor. Bu arada Bob Graham'in tamamladığı rota ile şimdiki arasında ufak farklılıklar var; şöyle ki 42 tepenin 4'ü sonradan değişmiş. 24 saatin altında bu rotayı bitirenler "kulüb"e katılma onuruna ulaşıyorlar.

(Kaynak: https://www.contours.co.uk/bob-graham-round)
BGR'yi ilginç kılan şeyler aslında başarılı sayılmak için bu rotayı belli kurallar dahilinde bitirebilmek geliyor. Bu aslında benim de çok sevdiğim, İngilizlerdeki geleneklere saygı duyma özelliğinden kaynaklanıyor. Kriterler şöyle: rotayı koşmak isteyen bir koşucu önceden kulübü resmi olarak bundan haberdar etmesi gerekiyor. Koşu esnasında her tepeye nizami bir şekilde uaşıldığını teyit etmek için en az bir kişi orada bulunmalı. Rota 5 ayrı ayaktan oluşuyor. Her birinde kulüp üyeleri (yani önceden rotayı tamamlamış birileri) koşucuya eşlik/yardım ediyor. Başlangıç ve bitiş noktası olarak Keswick kentinin müzakere salonu (Moot Hall) seçilmiş. İngiltere'de şehir sakinlerinin toplanıp kent ile ilgili konularda tartışabilmesi için yapılmış binalara  Moot Hall deniyor.

Keswick Moot Hall
(Kaynak: http://www.lakedistrict.gov.uk/visiting/placestogo/explorederwentwater/uniquelyderwentwater/moothall)

Bob Graham'in rekorundan sonra araya ikinci dünya savaşı girmiş, ve o dönemde bilinen herhangi bir rekor denemesi olmamış. Ta ki 1960 yılına kadar. O sene Alan Heaton 22 saat 18 dakikada rotayı bitirmeyi başarıyor. Ondan sonra 1971 yılında yeni bir rekor daha geliyor ve en fazla 3 yıl ara ile toplam 5 başarılı rekor denemesi daha gerçekleşiyor. Bunlardan sonuncusu 1982 yılında 13 saat 53 dakika ile Billy Bland'e ait. Bu rekorun artık bir daha kırılamayacağı düşünülüyordu. Aslında aradan geçen 36 yıl da Billy Bland'in ne kadar muazzam bir iş başardığının göstergesi. Demek ki Kilian gibi neredeyse insan dışı yeteneklere sahip birinin bu rekoru kırması gerekiyormuş.

Billy Bland

Kilian Jornet, BGR rekor denemesini 2017 sonbaharında gerçekleştirmeyi planlıyordu. Fakat Hard Rock 100'de düşüp omuzunu sakatlamıştı ve ameliyat olmak için yarış sezonunun bitmesini, yani sonbaharı bekliyordu. Başarılı geçen ameliyattan sonra ise dinlenmeyi tercih etti, böylece rekor denemesi de ileri bir tarihe ertelenmiş oldu.

Araya sakatlık ve diğer yarışlar girince en uygun tarih 8 Temmuz 2018 olarak belirlendi. Kilian koşuya sabah 6'da Keswick kenti merkezinden (Moot Hall önünden) 10 pacer ile başladı. Rotayı tamamlayıp Moot Hall'a vardığında ise koşuya başlamasından sadece 12 saat 52 dakika geçiyordu. Eski rekoru tamı tamına 1 saat iyileştirmiş olarak karşılandı Keswick'liler tarafından.

(Kaynak: https://www.salomon.com/int/blog/article/kilian-jornet-completes-the-bob-graham-round)

Organizasyon ile ilgili ilgimi çeken çok güzel detaylar var: Öncelikle Kilian BGR geleneklerine ne kadar saygı duyduğunu koşudan önce gösterdi; rekor denemesi yapacağına dair herhangi bir reklam yapılmadı, ve koşu esnasında da sponsörlerinden hiçbir reklam görmedik. Rotanın belli yerlerinde Billy Bland bisikletiyle Kilian'a destek vermek için yanına gitmiş. O anlardan birini aşağıda görebilirsiniz. Bir başka hoş detay da rekor denemesinin organizatörü Martin Stone, Billy Bland için 1982 yılında pacer'lık yapmış olması. Bir de Kilian'a pacer'lık yapanlardan birinin babası da Billy Bland'e pacer'lık yapmış. Ne güzel şeyler bunlar, değil mi?

Billy Bland rota üzerinde Kilian'a destek veriyor.
(Kaynak: https://itsahill.wordpress.com/2018/07/10/kilian-jornet-smashes-bob-graham-endurance-race-record/)

En nihayetinde, Kilian Keswick kent merkezine ulaştığında müthiş bir kalabalık ile beraber yine Billy Bland elinde şampanyayla  onu karşıladı.

Kutlama sırası.
(Kaynak: http://running.competitor.com/2018/07/trail-running/kilian-jornet-sets-new-fkt-bob-graham-round_173542)

Kilian Duş alıp tekrar kent merkezine, şehir sakinleriyle muhabbet etmeye geri dönmüş. Yaklaşık 40 dakika sabırla insanlarla fotoğraf çektirmiş, imzalar vermiş. Ayrıca instagram hesabından paylaştığı bir post'ta Billy'e ve organizasyonda emeği geçen herkese şöyle teşekkür ediyor: "Teşekkürler Billy, senden daha iyi şartlara, en iyi pacer'lara ve senden aldığım ilhama sahiptim, ve bütün bunlara rağmen yine de bunu başarmak çook çook zordu!!..." Bu Kilian'a özgü bir karakter mi, alçak gönüllü ve sabırlı insanlar mı doğa sporlarında başarılı oluyor, yoksa doğa sporları insanı sabırlı ve alçak gönüllü mü yapıyor? Bence üçüncüsü doğru.

Son olarak eklemek istediğim şey, BGR'nin kadınlardaki rekortmeni İngiliz koşucu Jasmin Paris. 2016 yılında 15 saat 24 dakika içinde rotayı tamamlamış. 

Yazının sonunda kısaca İngiltere'de bilinen ve aslında BGR gibi rotalarda yapılan koşuların da adını verdiği "Fell Running"den bahsetmek istiyorum. Fell kelimesi, Eski Norsça dilinden geliyor, anlamı ise dağ veya tepe. Daha çok Kuzey İngiltere, İskoçya, Norveç, Finlandiya ve İsveç'te bulunan dağları ve tepeleri tanımlamak için kullanılır. "Fell running" ise bu bölgelerde, veya oralara benzerlik gösterdiği başka yerlerde yapılan bol tırmanışlı koşulara deniyor. Buralarda koşan koşucular ise kendilerine "fell runner" derler. Tahmin edeceğiniz gibi ise bunların çoğu İngiliz. "Trail running"den farkı, normalde rahatlıkla koşulabilir patikalardan oluşmuyor olması. Bu bakımdan bildiğimiz "mountain running"e daha yakındır. Önemli bir nokta da şu, "fell running" parkurları işaretlenmiyor, bu bakımdan da aslında biraz Oryantiring'e benzemektedir. Kilian da rekor denemesinde yanına harita almıştı.

BGR rekor denemesi değil de, bizim gibi fanilerin yapmaya çalışacağı bir türden bir şeyi, yani rotayı 24 saat altında bitirmeyi deneyen Tony Holt ve yanındakiler maceralarını aşağıdaki kısa filmde dokümante etmişler:


(Bu haftanın müziğini İngiliz bir müzisyenden seçmek istedim. Aslında ne kadar çok seçenek olduğunu farkettim, ve nihayetinde en sevdiğim rock yıldızlarından olan David Bowie'nin en sevdiğim şarkılarından birini, "Heroes"u seçtim.)

Wednesday, June 13, 2018

Aladağlar

Aladağlar ile ilgili genel bilgiler
Aladağlar Niğde-Kayseri-Adana illeri arasında bulunan, doğu-Toroslar dağ silsilesine ait zirveler grubundan oluşmaktadır.

Karayalak vadisi

19. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupalı jeologlar ve botanikçiler Aladağlar'a gelmeye başlamışlar. 20. yüzyılın ilk yarısında ise Alman ve Avusturyalı dağcılar bu dağ silsilesinin en yüksek zirvelerine çıkmayı başarmışlardır. 1945 yılında ilk defa Türk bir ekip Demirkazık zirvesine çıkmıştır. Bu yıllardan sonra zamanla Aladağlar hem Türk hem de yabancı dağcı ve araştırmacıların artan ilgisine şahit olmuştur. Bugün ise Ankara'ya yakın olması, genel olarak ulaşımının kolay olması, birçok zirvenin bir arada olması ve çeşitli dağcılık faaliyetlerini yapma olanağını mümkün kılması bakımından Türkiye'nin en önemli dağcılık merkezlerinin başında gelmektedir. Bugün bile zengin özelliklere sahip olan bu dağlar keşfedilmeyi bekleyen birçok maceraya sahiptir.
Aşağıda belirttiğim kaynakta bu dağ silsilesi 4 bölgeye ayrılmıştır: (1) Kuzey bölgesi, (2) Yedigöller bölgesi, (3) Güney bölgesi, (4) Torasan bölgesi. Aladağlar'ın en yüksek zirvesi Kızılkaya (3767 m) ve 3. en yüksek zirvesi Emler (3723 m) Yedigöller bölgesi içinde sayılır. 2. en yüksek zirve olan Demirkazık (3756 m) ise Kuzey bölgesi içindedir.
Bizim birinci gün etkinliğimizde hareketimizi başladığımız Sokullupınar yaylası Kuzey bölgesine aitken, Emler'e doğru patikayı takip edip Karayalak vadisine girdiğmizden itibaren Yedigöller bölgesine girmiş olduk. İkinci gün takip ettiğimiz rotada ise hep güney bölgesinde olmamıza karşın, Sakartaş'a geldiğimiz noktada bu böglenin yedigöller bölgesi ile olan sınırına ulaşmıştık.
Aladağlar ile bilgili daha detaylı bilgilere ulaşmak için aşağıdaki kaynaktan faydalanılabilir.

Açılış
Aladağlar Sky Trail yarışı için her sene yarıştan önce organizasyon ile beraber gönüllü olacak arkadaşlar 3, 4 kez Aladağlar'a gidip hazırlık çalışmaları gerçekleştirir. Ben de bu şekilde gönüllü olarak 9-10 Haziran arasında gerçekleştirilen hazırlıklara katıldım. Bu hazırlık etkinliğinde yaklaşık 25 gönüllü vardık. Her iki gün organizasyon ekibi ile beraber 2 veya 3 gruba ayrılıp farklı rotalara yöneldik. Aşağıda bu kapsamda parçası olduğum gönüllü grubu ile yapılan etkinliklerin bir özetini yazıyorum.

Yola çıkış
8 Haziran Cuma günü Saat 23'te gönüllüler olarak 100. Yıl İzci Parkı'ndan hareket ettik. Yolda verdiğimiz 2 moladan sonra sabah saat 4:40 civarı ORDOS dağevine vardık. Hava tam aydınlanmamıştı fakat Demirkazık bütün ihtişamını gösteriyordu.

Sabahın ilk saatlerinde Demirkazık

Saat 5:30'da kahvaltı başlayacaktı. Hemen içeri girip uyku tulumlarımızı açıp uyumayı denedik fakat ben şahsen bu kısa sürede uyuyamadım. Zaten minibüste de doğru düzgün uyudum sayılmazdı. Direnmemeye karar verip kahvaltıya hazırlanmaya başladım. 

Birinci gün
Kahvaltıdan sonra saat 6:30'da hareket edecektik. Ben Sokullupınar'dan başlayıp Emler zirvesini hedefleyen ekipteydim. Bu ekipte Fatmagül (Yıldırım), Gül (Çolak), Cüneyt, Erkan (Vural), Mehmet (Kaşkır), Mert (Türedioğlu) ve Siamak vardı. Yani toplam 7 gönüllü vardık.
Kullandığım tek baton modeli olan Komperdell Highlander AS batonlarımı yanıma almıştım. Uzun koşularda kullandığım 12 litrelik Salomon çantayı kullandım. Bize 3 lt su bulundurmamız gerektiği söylenmişti. Yola çıkmadan önce 1,5 lt de alabiliriz dendi çünkü yol üstünde pınarlar olacaktı. Fakat ben yine de çantama toplam 2,5 lt su aldım. Onun dışında bir paket ceviz içi, çiğ fındık ve kuru üzüm almıştım. Bunlar dışında çantada 1 uzun kollu üst, 1 buff, 1 çift eldiven, kafama boynumu da koruyacak şapka, ve Duygu'dan ödünç aldığım yağmurluk/rüzgarlık vardı. Tabiki telefonu da almıştım. Ayakkabı olarak Salomon X-Mission 3'lerimi giymiştim. Aslında bu ayakkabılar gayet hafif, ve yalıncak gibi toprak araziye uygun, fakat diğer daha sert olan Mammut ayakkabılarım garantiye verdiğimden mecbur bunlar vardı elimde. İleride ayakkabıların performansından bahsedeceğim. Üstüme de uzun pantolon (şort iyi fikir olmayacak dendi) ve bir tişört giymiştim. Güneş kremini Ankara'dan yanıma almış olmama rağmen sabah sürme fırsatım olmadı. Neyseki yüksek irtifaya çıktıkça ve güneş tepemize vurmaya başlayınca Gül'den biraz alıp boynuma sürdüm.
Arabayla Sokullupınar'dan Gelincik Kayaları kamp alanına varıp orada indik ve Emler zirvesi patikasını takip etmeye başladık. Başladığımızda 2130 m yüksekliğindeydik. Başta düz toprak olan zemin zamanla çarşak olmaya başladı. Böylece kapıya doğru yükselmeye başladık. Kapı, bir vadiden diğerine geçiş yapmayı sağlayan dar geçit demek. Uzaktan bakınca çıkmaz gibi görünür, fakat ilerledikçe dar bir geçit olduğu belli olur. Bu noktada sonradan Strava kaydıma bakınca saatimdeki GPS verilerinin de biraz saçmalamış olduğunu gördüm. Tempomuz çok hızlı olmamakla beraber, yürüyüş için yavaş da sayılmazdı. Sabit bir tempoyla ilerlemeye devam ediyorduk.

Kapıya doğru ilerlerken, yükseldikçe bitki örtüsü azalmaya başlıyor

Kapıya vardığımızda Erkan bana iki farklı çarşak yolunu gösterdi: biri küçük taşların olduğu "iniş çarşağı", diğer yolda ise görece daha büyük taşlar vardı. Doğru teknik kullanarak iniş çarşağından çok hızlı ve keyifli bir şekilde inmek mümkün. Bunu o gün ve ertesi gün inişe geçtiğimizde birkaç defa denedim. Büyük olan taşlar ise ayak basıldığında aşağı doğru sürüklenmediklerinden çıkış için çok daha uygun. Kapıda 2600 m yüksekliğine çıkmıştık. Bu noktadan sonra vadide ilerlemeye devam ettik. Yazının kaynak kısmında belirttiğim kitapta bu vadinin adı Karayalak Vadisi olarak geçiyor. Emler'in etkileyici görüntüsü belirmeye başlamıştı. Az daha ilerledikten sonra Kızılkaya da görünmeye başladı. Bu zirve 3770 m ile Aladağlar silsilesinin en yüksek noktası. Ondan sonra 3756 m ile Demirkazık, ve 3723 m ile Emler geliyor. Kızılkaya'ya Karayalak vadisinden bakınca karakteristik basamak gibi görüntüsünden hemen tanıyabilirsiniz. Yol üstünde rüzgar sert esmeye başlamıştı. Ben de üşümemek için rüzgarlığı giydim. Gayet belirgin olan patikayı takip edip Dinlenme Taşı olarak bilinen patika üzerindeki büyük taşa vardık. Oradan devam edip yükseklik olarak yaklaşık 3300 m'lerde olan Çelikbuyduran pınarına vardık. Buradan akacak olan suyu düşünerek su ikmali yapmayı planlıyorduk ama ne yazık ki suyun donduğunu ve akmadığını farkettik. Yol üstünde çok kısa kar üzerinden geçişler yapmak zorunda kaldık fakat zaten kar tahminimizden çok daha azdı. Çelikbuyduran'dan ilerlemeye devam ettik ve bele varmadan önce çantalarımızı bırakıp öyle devam etmeye karar verdik. Bu arada ben yol üstünde hava ısınınca çıkardığım rüzgarlığımı tekrar giydim. Çıkışa devam edip yüksekliği yaklaşık 3400 m olan bele vardık. Karşıya bakınca Yedigöller bölgesi görünüyordu. Hatta göllerden biri de belli oluyordu. Kafamı sola dönünce Emler'e çıkan patika, sağa dönünce Kızılkaya vardı.

Arkamda Emler, karşımda Kızılkaya, ekiptekiler belin üzerinden Emler'e doğru ilerliyorlar

Belin devamında yedigöller bölgesi var. Hatta dikkatle bakarsanız göllerden biri de belli oluyor.

Belden Emler'e doğru çarşak patika koşu için çok müsaitti, böylece zirveye doğru biraz koşmaya karar verdim. Uzun süre yürüdükten sonra nabzımın yükselmesi ve tempomun artması çok iyi gelmişti. Aynı zamanda 3400 m'lerde koşmanın nasıl bir his olduğunu öğrenmek istiyordum. Biraz daha çıkmaya devam ettik, fakat liderimiz Erkan zirveye kadar çıkmamamıza karar verdi. Bunun için şu sebepler sayılabilir: suyumuz azdı ve eğer zirveye çıkıp inseydik 1 saatten fazla bir süre geçecekti ve su ihtiyacımız kritik hale gelecekti. Bir de patika üzerinde karlar vardı. Bunun için alternatif patika bulmamız gerekecekti. Erkan bu riske girmek istemedi. Böylece zirveden 80 m aşağıda, yaklaşık 3590 m'de durduk. Bu kadar yüksekte bulutlar neredeyse kafamızın tam üzerindeydi, devinimlerini gayet net görebiliyorduk. Uzaktaki bulutlarla da aynı yüksekliteydik. Buralarda olmak çok güzel bir duyguydu. Uzaktaki Kaldı zirvesi bütün ihtişamıyla belli oluyordu. Biraz manzarayı izledikten sonra inişe geçtik.

Emler, arkamda Kızılkaya var.

Bele kadar olan iniş de çarşak inişi tekniğini denemek için müsaitti o yüzden keyifli ve hızlı bir iniş yaptık. Bele vardıktan sonra ekiple beraber çok da acele etmeden inmeye başladık. Yol üstünden çantamızı aldık. Bazı yerlerde yine çarşak inişi denedik. Aynı zamanda inerken Aladağlar Sky Trail yarışı için patika üzerinde birkaç baba yaptık. Bu arada etkinliğimiz planladığımızdan erken biteceği için şöförü arayıp erken gelmesini istedik. Yolda yine birkaç oyalanmadan ve moladan sonra Gelincik Kayaları kamp alanına vardık. Hava sıcaktı. Araba bizden az sonra vardı. Binip dağevine doğru yola çıktık. Böylece 6 saat 31 dk süren 17,8 km'lik birinci gün etkinliğimiz bitmiş oldu.
Kullandığım ayakkabı bol çarşaklı bu rota için uygun değildi. İnişlerde sürekli kayma tehlikesiyle karşı karşıya kaldım. Bir iki noktada hafif düştüm. Bu anlarda da batonun önemini kavradım. Batona tutunarak düşmemi önledim birkaç kez. Bazen ise büyük taşların üzerinden elimde baton olmadan daha hızlı zıplayıp geçebileceğimi farkettim. O zamanlarda ise batonları elime alıp hızlandım. Fakat genel olarak baton bu yürüyüş için olmazsa olmazdı.
Bir haftadır, ayağımı burkmamdan kaynaklı ayak bileğimdeki ağrı da etkinliğin sonlarına doğru rahatsız etmeye başlamıştı. Engebeli zeminlerde ayağımı ister istemez düz olmayan yerlere basıyordum. Bu da ağrıyan bileğime yük binmesine sebep oluyordu. Fakat bu asıl sonraki gün ciddi ağrılara sebep olacaktı.
Bir önemli nokta da bunun gibi sürekli ve yaklaşık 2000 m gibi gayet yüksek bir çıkışa sahip olan bir rotada su almayı kesinlikle ihmal etmemek. Dağ hastalıkları ile ilgili gerekli bilgilere sahip olmak gerekir. Az su alarak ve hızlı olan çıkışlar en hafifinden baş ağrısına, veya bazı durumlarda daha da tehlikeli etkilere sebebiyet verebilir.

İkinci gün
İlk gün olduğu gibi bugün (10 Haziran 2018) de sabah 5:30'da kahvaltı yapıp 6:30'da hareket edecektik. Bu sefer benim katıldığım ekipte duayen dağcılar Bora (Maviş) ve Serhan (Poçan) dışında Duygu (Ören), Erkan (Vural), Ersin (Çelik), Kamil (Urgun), Musa (Batır) ve Siamak vardı. Planımız Sarımehmetler yurdundan başlayıp Emli vadisinden devam edip oradan Eznevit yaylasına çıkıp, mümkünse oradan Sakartaş'a doğru gidip geri dönmekti. 
Yanıma dün aldığım şeylerin tamamen aynısını aldım. Fakat bu sefer hava hep rüzgarsız ve sıcak olduğundan yağmurluğa ihtiyaç duymadım. Öğleden sonra saat 13 ile 15 arası fırtına ve yağmur bekleniyordu fakat bizim 5 saatlik etkinliğimiz boyunca hava hep açıktı.

Sarımehmetler yurdu

1770 m yükseklikte bulunan Sarımehmetler yurdundan Emli vadisine doğru harekete başladık. Dün katettiğimiz rotaya karşı burası ormanlıktı. Vadinin içindeki bu ormanlık alan yaklaşık 4,5 km sürdü.

Emli vadisi, tam karşıda Sulağan tepesi belli oluyor.

Biraz daha yürüyüşe devam ettikten sonra Kocadölek kamp alanına varmış olduk. Yüksekliğimiz 2100 m civarındaydı. Buradan güneye baktığımızda Parmakkaya'yı görebilirsiniz, ve adından nereyi kastettiğimi hemen anlarsınız. Bu tepe kaya tırmanışı için çok keyifli olmalı. Ki anladığım kadarıyla üzerinde rota(lar) mevcut, ve hatta Bora ve eşi Elif buraya tırmanmışlar.

Parmakkaya

Arkamızı Parmakkaya'ya dönüp karşıya doğru patikadan çıkmaya başladık. Bu arada Serhan aşağıdan direkt Eznevit yaylaya doğru giden patikayı takip edip bizden ayrıldı. Biz ise yakında bulunan ve uzun sayılabilecek bir çarşak çıkışı olan suyu hedefledik. Bu çıkışta sadece iyi bir kondisyona sahip olmak yeterli değildi, bu tarz zeminlerde nasıl çıkmak gerektiğini de bilmek lazım. O yüzden ilk başlarda küçük taşlara ayağımı basıp 2 adım çıkıp 1,5 adım taşlarla beraber aşağı kayıyordum. Biraz böyle zorlana zorlana çıkmaya çalıştıktan sonra benden önde çıkan Erkan büyük taşların olduğu minik bir patikamsı zigzag yolu takip etmem gerektiğini söyledi. Böyle yapmaya başlayıp biraz daha hızlandım. Bu yolları keçiler hızlıca çıkmak için kullanıyorlardı. Gerçek anlamda dağ keçilerinin yolundaydık yani. Bora tabiki hepimizden önce çok hızlı bir şekilde suya varmıştı bile.

Suyun olduğu yere doğru çarşak çıkışı. İnişi müthiş eğlenceliydi!

Ben de yüksekliği 2500 m olan bu noktaya nihayet vardım. Suyun yere indiği nokta karla kaplıydı. O yüzden sesini duyup indiği yeri göremiyorduk, fakat dağ ile karın arasında oluşan yarıktan girip suya ulaşmak mümkündü. Öyle yapıp buz gibi soğuk müthiş suyun tadına baktım. Birşeyler atıştırdıktan sonra çok oyalanmadan hızlı bir şekilde aşağı indik ve biz de Eznevit yaylaya doğru giden patikaya bağlanıp tekrar batıya doğru yukarı çıkmaya başladık. Bu sefer patika düz ve koşmak için çok müsaitti. Buralarda Bora, Erkan ve ben koşarak devam ettik. Nihayet beklediğim koşu ortamını bulmuştum. Arada durup vadinin karşısındaki dağların fotoğrafını çekiyorduk. Bora bunu kendi projelerine rota çizimi gerçekleştirmek için yaparken ben sadece görüntünün güzelliğini kaydetmek için yapıyordum. Bu patikalarda keçilerin ayak izlerini görmek mümkündü. Ne kadar büyük ayakları olduklarını görmek beni etklemişti. Canlı olarak görme şansım olmadı fakat cüsselerinin çok büyük olduğunu, ve bu yüzden yerel halkın onlara "geyik" dediğini duymuştum.

Eznevit yaylaya doğru çıkan patikadan vadinin görüntüsü

Yükseldikçe eğim azalmaya başladı, buralarda koşmak çok keyifliydi. Bir ara tam önümden gelengi zıplayıp geçti. Gelengi çok şirin görünüşlü, sincaba benzeyen bir hayvan. Buralarda bir çok yerde denk geldik. Yolun devamında Eznevit yaylasına varmış olduk. Burası yemyeşil çok güzel bir alan. Kamp alanı olarak da kullanılıyor. Bora ve Erkan ile hatıra fotoğrafı çekindikten sonra Bora oradan kuzeye, Sakartaş'a doğru yöneldi. Ben de arkasından yetişmeye çalışıyordum. Erkan ise geride kalanları beklemek üzere yaylada kaldı.

Eznevit yayla hatırası


Eznevit yaylada Erkan ve Bora ile beraber

Benim için bu 3 km'lik yine koşu için müsait olan patikada koşmak biraz acı verici oldu ve bunda iki ayağımın da etkisi vardı: sol ayağımdaki bilek ağrısı artmıştı, bir de aşağıya doğru eğimli olan düz bir patikada koştuğumuzdan bileğime yük bindikçe daha çok acıyordu, sağ ayağımda ise bir önceki sert çarşak inişlerinden sonra bileğin tam üzerinde çorabım aşınmadan kaynaklı yırtılmıştı ve ayakkabım direkt bileğimde yara oluşturmaya başlamıştı. Yine aynı eğim ayakkabımı direkt ayağıma dokunmasına ve yaranın ve acının artmasına sebep oluyordu. Yüksek irtifada koşmanın verdiği durum da eklenince arada durup biraz yürümek zorunda kalıyordum. Nihayet uzakta Bora ve Serhan'ın buluştuklarını gördüm. Ben de onlara Sakartaş'ın orada vardım ve beraber tarihi bir manzaraya şahit olduk. Oradan Emler ve Kızılkaya zirveleri görünüyordu. Yani oradan inme durumunda direkt dün gittiğimiz vadiye çıkmış olacaktık. Serhan bana "şanslısın, yüzyıldır hiçbir dağcının gerçekleştirmediği geçişi görüyorsun" dedi. Ben zaten bu ustalarla beraber dağa çıkmanın her anının benim için bir şans olduğunun hep farkındaydım. Bu noktada yüksekliğimiz 2430 m idi.

Sakartaş'tan Emler tarafının görüntüsü

Buradan yine koşarak Eznevit yaylaya doğru yola çıktık. Bu sefer eğim tersten olduğu için iki ayak bileğim de daha rahattı. Yaylada ekibin geri kalanıyla birleşip tepenin güney batı yüzünden, yanı Sarımehmet yurduna doğru paldır küldür inmeye başladık. Burası çarşak, ve daha büyük kayaların oluşturduğu bir inişti, dikkatle ama aynı zamanda öndekilerden kopmamaya çalışarak iniyordum. Burkulmuş ayak bileğimi tekrar burkmuş, acım daha da artmıştı. Biraz daha indikten sonra bir patika bulup onun üzerinden devam ettik. Ayak bileğimin acısına rağmen devam ediyordum. Şaşırarak ve biraz da sevinerek, direkt arabadan indiğimiz noktaya, insanların çadırlarını kurduğu Sarımehmet yurduna indiğimizi gördüm. Gayet sert bir iniş olmuştu: 3 km'de 700 m'den fazla. Oradaki tuvaletin yanında bulunan suyun içilebilir olduğundan emin olduktan sonra yaklaşık 1 lt su içtim. Bizi sabah bırakan araba da orada bizi bekliyordu. Eşaymızı arabaya yükledikten sonra çok da oyalanmadan yola çıktık. İçimde yorgunlukla beraber müthiş bir tatmin duygusu vardı. Etkinlik yaklaşık 5 saat sürmüştü, 20 km yol katetmiştik.
Ayakkabımın bu yollar için yetersiz olduğunu bir kez daha farketmiştim. Ağır olsa bile biraz daha sert ayakkabılar kullanılmalı. Aynı zamanda batonun faydasını da çokça gördüm. Birkaç kez beni düşmekten kurtardı. Aynı zamanda uzun saatler kullanınca ellerimin nasır bağlayacağını söylemişti Bora bana. Nasır bağlayacak kadar uzun bir yola çıkmamıştık biz fakat avuç içlerimde biraz etkisini hissediyordum. Ellerimin alışması gerekecek buna.
Son olarak, Emli vadisinde durduğumuz bir su molasında Serhan'ın söylediği, ve unutulmaması gereken bir cümleyi eklemek istiyorum: "Dağa çıkarken herkesin kendi suyunu alması kendi sorumluluğundadır, fakat ekipte her kişide bulunan su bütün ekibe aittir." Bu bence hayatın her aşamasında dikkate alınmalı. İnsanlar dayanışma içinde olmadan yaşayamazlar. Evrimimizin bir parçası da bu.

Ankara'ya Dönüş
Saat 14'de dağevinden 1 otobüs ve 1 minibüsle yola çıkacaktık. Onun için dağevinin önünden geçen buz gibi suda vücudumu biraz temizledikten sonra sabahtan hazırladığım eşyamı bir araya getirip toparlandım. Araçlar Çamardı'da öğle yemeği için durdu. Oradan sonra ise Ankara'ya doğru yola çıktık. Yolculuk çok keyifli geçti. Saat 20:30 gibi İzci Parkı'na varmıştık.

Kapanış
Ben Aladağlar'ı ilk ODTÜ'de bulunan aşağıdaki anıt ile tanıdım.

Yazımı bitirmeden, 2007 yılında Demirkazık'ta kaza sonucu hayatlarını kaybeden ODTÜ DKSK üyesi dağcılar Utku Kocabıyık ve  Seza Bürkan Yüksel'i anmadan edemeyeceğim. Gerçekleştirdikleri ütopyadan hiç dönmeyecekler.


(Dipnot: Bu haftanın şarkısı Ahmet Aslan ve Kemal Dinç'in yorumundan "Uyur İdik Uyardılar" isimli türkü.)

Kaynak
Ömer B. Tüzel. "Aladağlar". Çev. Tunç Fındık. İstanbul: Homer Kitabevi, 2001. Baskı.

Aladağlar Sky Trail - Volunteering - August 2024

The trip to Aladaglar mountains in the heart of Turkey, to volunteer in Aladaglar Sky Trail. This race, the people organizing it, these moun...